Çeviri Eleştirisi Sorunlar, İlkeler, Uygulamalar

Suat Karantay


Genelde eleştirinin amaç ve işlevinin, sanat yapıtlarındaki olumlu ve olumsuz nitelikleri sergilemek, buradan da bir değerlendirmeye gitmek olduğu söylenebilir. Kuşkusuz sanat yapıtları dışında, doğa bilimleri. toplum bilimleri gibi alanlarda ortaya konan yapıtlar da eleştiri etkinliğine malzeme oluştururlar. Ne var ki, bu alanlarda ele alınan konuların bilimsel doğruluğunun, bu konuların nasıl sergilendiğinden daha büyük önem taşıması, eleştiri etkinliğini salt sanat yapıtları çerçevesine sınırlandırmayı büyük ölçüde kolaylaştırır. Yazdığı konuda belli bir birikimi olan sanat eleştirmeni, bir yapıtı nesnel ölçütlere vurarak çözümleyip, sağlıklı yargılara varmakla seyircinin, dinleyicinin ya da okurun öznel beğeni ve yargılarının törpülenmesine, ortak bir beğeni alanının oluşmasına, gelişmesine, derinleşmesine yardımcı olur.

Eleştiri etkinliğinin en yaygın, en gözde alanı kuşkusuz yazın eleştirisidir. Bu alanın giderek kazandığı genişlik ve derinlik, yazın eleştirmenlerinin kullandıkları ölçütlerin ve eleştiriye yaklaşımlarının aşırılıklara, zorlamalara, zekice kotarılmış ama akıl karıştırıcı konumlara kaymalarına yol açmıştır. Yazın eleştirisindeki hizipleşmeler ve bölünmeler bu alanda bir bunalım döneminin yaşandığını neredeyse gene] bir kanıya dönüştürmüştür. Yazın eleştirisinin ulaştığı yaygınlık ve derinlikten henüz çok uzakta bulunan çeviri eleştirisi için bu tür bir bunalım dönemi tehlikesi doğallıkla uzun zaman söz konusu olmayacaktır. Bu yazıda bilimsel yapıtları, başka deyişle amacı bilgilendirmek olan ve sanatsal kaygıların bulunmadığı ya da en aza indirgendiği yapıtları, eleştirinin genelinde olduğu gibi, çeviri eleştirisinin de dışında tutup salt yazın çevirileri üzerinde yoğunlaşacağız.

Çeviri etkinliğinin ülkemizde giderek hız kazanması, bilimsel metin çevirilerinin ve yazın çevirilerinin yanısıra radyo, televizyon ve sinema için çevirilerin de büyük ölçüde yaygınlaşması, buna karşılık çevirmenliğin temel niteliklerinden yoksun pek çok kişinin çeviri piyasasını sarması, çoğu yayınevinin belli bir çeviri politikası olmaması, çeviri etkinliğinin düzensiz ve denetimsiz işleyiş, çevri eleştirisinin önemini ve gerekliliğini ortaya koyar. Kimi aydınlarımızın, dolaylı olarak okur kitlesini hedef alan, Türkiye’de nitelikli eleştiriye gereksinim bulunmadığı savı desteklenemez —eleştirinin yukarıda da değindiğimiz gibi önemli işlevleri vardır; okur bu tür bir gereksinim duymuyorsa, bu gereksinim yaratılmalıdır. Öte yandan, Türkiye’de çeviri etkinliğinin önemli sorunları olması, çeviri eleştirisinin gerekliliği konusunda kuşkuya yer bırakmaz.

Ülkemizde çeviri eleştirisine pek rastlamıyoruz —en sık karşılaştığımız biçimi, gazete ve dergilerde kitap tanıtma yazılarının küçük bir bölümünü oluşturan ve çevirinin başarısı üzerine basmakalıp sözcüklerin edildiği değinmelerdir. Kitap satışlarını arttırmayı amaçlayan bu yazıların, söz konusu kitapların çevirilerine olumsuz eleştiri getirmeleri zaten beklenemez.

Sözü edilebilir birkaç çeviri eleştirisi örneğine geçmişte bazı dergilerin sayfalarında rastladık. Türkiye’de çeviri eleştirisinin niteliğine ışık tutmak, bu arada çeviri eleştirisi sorunlarının bir bölümünü sergilemek amacıyla bu yazıların birkaçına değinelim. Yeni Dergi’de Dava ve Şato çevirileri üzerine bir çeviri eleştirisi, çevirmenin bu eleştiriye verdiği yanıt ve bu yanıta eleştirmenin yanıtı biçiminde süren üç ayrı yazı Türkiye’de çeviri eleştirisi örnekleri arasında en ilginçlerinden birini oluşturur. Eleştirmen Önay Sözer «Kafka’dan İki Roman: Dava ve Şato» başlıklı yazısının büyük bölümünü Kafka’yı doğru anlamanın, yazarı doğru yorumlayabilmek için zorunlu olduğu görüşüne ayırır {Yeni Dergi, 1966/XXVI). Yazısının çeviri eleştirisine yoğunlaştığı son bölümünde şöyle der Sözer: «Kafka dille dışarıdan soğuk bir biçimde oynar, fazla renkli, sıcak anlatımlara yer vermez deyişinde... Çoğunlukla soğuk, soğukluğu içinde alaycı ve dışarıdandır anlatışı (s. 410).» Romanların çevirmeni Kamuran Şipal, açıkça söylenmemekle birlikte, Kafka’yı doğru anlamış değildir; üstelik Türkçe’nin deyimsel, günlük dil kullanımlarına sık sık yer vererek Kafka’nın dil özelliklerini de gözardı etmiştir (s. 410). Biri Dava’dan, öbürü Şato’dan iki kısa örnekle Sözer, Şipal’in çevirilerinde aşırı özgür davrandığını ileri sürer— aynı bölümlerin nasıl çevrilmesi gerektiğini, kendi çeşitlemelerini de ekleyerek gösterir (s. 410-411). Çevirilerin bu olumsuz yönlerine karşın çevirmenin emekleri gene de boşa gitmiş sayılmamalıdır: «Sayın Şipal’in çevirileriyle, iyi kötü, Kafka Türk okuyucularına tanıtılmış olmaktadır (s. 412).»

Kamuran Şipal, eleştiriye yanıtında {Yeni Dergi, 1967/XXX) iki romanı da neden «... tek bir yorum açısından görmemeye...» çaba harcadığını gerekçeleriyle açıklar (s. 213-214). Bu konuda eleştirmenin ve çevirmenin ne ölçüde haklı oldukları tartışılabilir. Şipal, Sözer’in kısa birer alıntı verdikten sonra çeviriler üzerine dil açısından genellemelere gitmesine karşı çıkar; Türkçe’nin deyimler açısından çok zengin bir dil olduğunu, Türkçe’de deyim kullanımından zaman zaman kaçınamadığımızı, Kafka’nın da deyim kullanımına başvurduğunu belirtir. Şipal’ın yanıtında bütünüyle haklı sayılabileceği nokta, Sözer’in kendi çeviri önerilerinin Türkçe’ye aykırı düşmesi, sadık çeviri uğruna Türkçeyi zorlaması, saptırmasıdır. Demir Özlü bir yazısında Kafka’nın, türettiği yeni sözcüklerle, sözcüklere yüklediği yan-anlamlarla, ortaya koyduğu yeni bileşimlerle özel bir Kafka dili yarattığını belirtir (Yeni Dergi, 1966/XXVI). Sözer’in tersine, Özlü’ye göre Şipal’in çevirileri Türkçe kullanımı açısından başarılı çevirilerdir.

Önay Sözer, Şipal’in yanıtına verdiği yanıtta {Yeni Dergi, 1967/ XXXIV) oldukça kırıcı bir tavır içindedir; kendi Türkçe kullanım yanlışlarını ısrarla haklı çıkarmaya; alışması, olayı oldukça tatsız bir polemiğin içine iter. Çeviri deneyimi olmayan, çevirinin sorunlarını bilmeyen okur ise bu suçlamalar ve savunmalar karşısında kararsız kalacaktır. Sözer gerçekte, Kafka romanları gibi güçlüklerle dolu metinlerin çevrilmeden önce doğru anlaşılmaları ve bilinçli bir yorumla aktarılmaları gibi önemli bir sorunu eleştirisine çıkış noktası alır; ne var ki daha sonra nesnellikten, bilimsellikten bütünüyle uzaklaşır.

Nilüfer Kuruyazıcı’nın «Tonio Kroger Çevirisi Üzerine Kuramsal ve Uygulamalı Bir Eleştiri» ve Fatih Özgüven’in «Thomas Mann Çevirmeninin Cevabı» başlıklı yazıları {Yazko Çeviri, 1983/XV), eleştirmen-çevirmen polemiğine ilginç bir örnek oluşturmanın yanı sıra, çeviri eleştirisi ilkelerinin zaman zaman yol açabileceği açmazlara da ışık tutar. Kuruyazıcı, bilimsel yaklaşımın gereğini vurguladığı ve bu yaklaşımın ana hatlarını çizdiği giriş bölümünden sonra, yazısında İstanbul Üniversitesi Alman Filolojisi’nde çeviri öğrencilerinin Özgüven’in Tonio Kroger çevirisi üzerine yaptıkları çalışmanın sonuçlarını sunar. Karşımıza çıkan değerlendirmenin temelini, kaynak metinle amaç metin arasında yapılan derinlemesine bir karşılaştırma çalışması oluşturur. Kuruyazıcı’nın, nesnel çeviri eleştirisi yaklaşımının yalnızca bir aşaması gibi görünen karşılaştırma evresini, değerlendirmesine temel alması, Özgüven’in yanıtında belirttiği gibi, eleştirisinin bilimselliğini zedeler. Bir iki olumlu değini dışında yazı uzun bir yanlışlar listesinden oluşur. Kuruyazıcı’nın haklı gerekçelere bağladığı birkaç yanlış dışında kalanları Özgüven tek tek ele alıp neden yanlış sayılmamaları gerektiğini inandırıcı biçimde savunur. Kuruyazıcı’nın, sözünü ettiği amaç dile bağımlı çeviri eleştirisi çerçevesinde gerekli birer «kaydırma» diye nitelendirilebilecek kullanımları «yanlışlar listesi»ne katması, çevirmenin yanıtında sezilen öfkeyi büyük ölçüde haklı kılar.

Ozan, yazın eleştirmeni ve çevirmen Willa Edwin Muir’in «Kafka’ yı Çevirirken» başlıklı yazısında (Yazko Çeviri, 1984/XVI-XVII), Almanca’nın özgül yapısından ve Kafka’nın Almanca’yı kullanışından kaynaklanan sorunlar üzerine gözlem ve izlenimleri, hem Sözer’in hem de Kuruyazıcı’nın, eleştirilerinde oldukça katı davrandıkları görüşünü destekler niteliktedir. Yazısında Almanca’yı sevmediğini tekrar tekrar yineler Muir: «Almanca’nın okkalılığım, düğüm düğüm, tıkanık soyutlamalarını sevmiyorum.» (124). Avusturyalılar «... daha az katı, daha az tıkanık, daha esnek bir Almanca’yla yazıyorlar; ben bu Almanca’ya [karşı] önyargılı değilim. Ama Klasik Almanca’yı Demokratik İngilizce’ye dönüştürmek! İşte işin gerçekten.güç olan yanı bu (s. 125).» Bu güçlüğü Türk çevirmenlerin de yaşadıkları kuşkusuz. Muir, Kafka’nın Almanca’yı kusursuz, doğal bir sözdizimiyle yazdığını, her satıra damgasını vurduğunu belirtir; yazarın Almanca’yı daha kolay çevirilebilir biçimde kullanmasına karşın Kafka çevirileri «...kusursuz dizimin yeniden düzenlenmesi, tümcenin yetkinliğe ulaşmış özgün yapısının parçalanması ve yeniden kurulmasını gerektiriyor.... elde edilen sonuç hiçbir zaman doyurucu olamıyor (s. 122).» Tonio Kroger*ın yazarı Thomas Mann’ı çevirmek, daha da büyük güçlükler getirir Muir’e göre:.

Mann’da çevirmen, hiç durmadan kendi biçemini oluşturmakla uğraşan bir yazarın vurgulamalarını yansıtmak zorundadır; bunu yaparken çevirmen, arada bir girişilip yakalanan bir rahat söyleyişi bazen başarıyla verir, bazen da yıkıma uğramış gibi başarısızlığa sürüklenir; ama sürekli basınç altındadır; yazarın, duruma boyun eğerek, ama aynı zamanda bağışlanabilir bir biçimde, kendi olağanüstü ustalığını ortaya koyduğu anların dışında elbette. Çevirmenin aynı zamanda hem çabayı, hem de uygulamayı yeniden yaratması gerekir (s. 123).

Ferit Edgü «Kafka’yı Evirmek Mi, Çevirmek Mi?» (Yazko Çeviri, 1984/XVI-XVII) adlı yazısında, çeviri değerlendirmesine değişik bir yaklaşım getirir. Edgü, Dava’nın Fransızca’ya yarım yüzyıl arayla yapılan üç çevirisinden (A. Vialatte, 1933; B. Lortholary, 1983; G.A. Goldschmidt, 1983) alman ilk sayfaların Türkçe çevirilerini, Kamuran Şipal’ın aynı bölümün Almanca’dan Türkçe’ye çevirisiyle birlikte «... ola ki bir yazarın değişik yüzleri olduğunu, ya da bir yazarı değişik okuma olanaklarının bulunduğunu, ya da okuryazar herkesin bir Kafka’sı olduğu gerçeğini duyumsatmaya yardımcı olur (s. 142).» amacıyla yazısına katmıştır. Bilimsel çeviri eleştirisine büyük ölçüde ters düşen bu esnek görüş, gene de düşündürücüdür. Bu tür bir yaklaşımda, bir kaynak metnin kabul edilebilir sayısız çevirisi olabileceği varsayılır—bu durumda da çeviri eleştirisi, işlevini bütünüyle yitirmiş olur; yapılan her çeviri fazla titizlenmeden, çevirinin niteliği üzerinde kafa yormadan okunabilir.

Daha yakın tarihli bir çeviri eleştirisi yazısında («Çeviride ‘Yanlış/ Doğru’ Sorunu ve Şiir Çevirisinin Değerlendirilmesi», Yazko Çeviri, 1983/XIII) Saliha Paker, kaynak metin-amaç metin karşılaştırması sonucu bulunan yanlışların, yapılan değerlendirmede temel oluşturmaması gerektiğini ileri sürer ve görüşünü bilimsel bir çerçeveye oturtur. Paker’e göre kaynak metinden ayrılıkları, gerçek bir yanlış söz konusu değilse, Önay Sözer ya da Nilüfer Kuruyazıcı’nın yazılarında olduğu gibi birer «yanlış» değil, Anton Popoviç’in terimiyle, birer «kaydırma» diye nitelemek daha doğrudur (ss. 131-132). Amaç dile bağımlı çeviri eleştirisinde, anlamsal özü aktarabilmek için çevirmenin özgür (keyfi değil) davranmasının temelinde yatan ilke, zorunlu durumlarda deyiş kaydırmalarına başvurma gerekliliğidir. Bu nedenle Paker, T.S. Eliot’ın «The Love Song of J. Alfred Prufrock» Şiirinin Türkçe’ye yapılan üç çevirisi arasında Can Yücel’in çevirisini daha başarılı bulur — üç çevirmen arasında en özgür davranan, deyiş kaydırmalarına en çok yer veren, gene de özgün şiire olabildiğince bağlı kalan, çevirisinde Türk şiir geleneğiyle uyumlu bir koşuk biçimi benimseyen, Eliot’ın Şiirini «şiir olarak» (s. 139) en yetkin biçimde Türkçe’ye aktaran Yücel’dir. (Paker’in incelenmesinde temel aldığı deyiş kaydırma kavramı ve kuramı için bkz., Anton Popoviç, «Çeviri Çözümlemesinde ‘Deyiş Kaydırma’ Kavramı», Çeviren: Yurdanur Salman, Yazko Çeviri, 1981/ I, ss. 156-162). Çeviri eleştirisinde o güne dek egemen olan «yanlış/doğru» yaklaşımından ayrılan, kendi değerlendirmesini sağlam bir bilimsel temele oturtan Paker, polemikten uzak, nesnel eleştiri doğrultusunda ilk adımı atmış olur.

Ülkemizde çeviri eleştirisi uygulamaları konusunu noktalamadan önce bir çeviri eleştirisi çalışmasından daha söz edelim. Virginia Woolf’ un To the Lighthouse (Deniz Feneri) romanının Naciye Akseki Öncül tarafından yapılan iki çevirisinin (1945 MEB Yayınları, 1982 Can Yayınları) dilini ve çeviri değerini irdelemek üzere Akşit Göktürk yönetiminde yapılan bir «çeviri konuşmasında da (Çağdaş Eleştiri, 1984 Cilt 3), karşılaştırma yönteminin egemen olduğunu görürüz. Ne var ki, sözcük ve tümce düzeyinde bazı eksik ya da yanlış aktarımlar, eskimiş bazı kullanımlar üzerine değiniler dışında, konuşmaya katılanlar, eleştirilerini yapıtın biçem bütünlüğü içinde — daha somutlaştırırsak, bu romanda biçemi belirleyen bilinçakışı yönteminin kullanımına uygun ya da ters düşen yönleriyle — sağduyulu gerekçelerle, olumlu, olgun bir yaklaşımda dile getirirler; bu nedenle bu çeviri konuşması bizce önemlidir.

Doğu Blok’u dışında kalan ülkelerde de çeviri eleştirisinin pek parlak bir konumda olmadığı görülür. Doğu Blok’unda, çeviribilimcilerin özellikle de Levy, Popoviç, Durisin gibi Çekoslovak çeviribilimcilerin, nesnel çeviri eleştirisinin gelişmesindeki katkıları yadsınamaz. Doğu Blok’u ülkelerinde çeviri etkinliğinin saygın konumu, çevirmen örgütlerine devletçe sağlanan destek, çeviri eleştirisine çevirmenlerin ve çeviri kuramcılarının gösterdikleri yoğun ilgi, yayın organlarının bu tür yazılara her zaman kucak açması, çeviri eleştirisinin bu ülkelerde bilimsel nitelik kazanmasının nedenlerindendir. Oysa Batı’da çeviri eleştirisi çoğunlukla, kaynak dili bilen yazın eleştirmenlerinin ya da çevirmenlerin yazdıkları, daha çok tanıtma niteliği taşıyan basit çalışmalarla sınırlı kalır —bu yazarlara «reviewer» (gözden geçirici) denmesi onları daha ciddi, bilimsel bir işlev yüklenen «critic»ten (eleştirmen) ayırmak içindir. Öznel bir yaklaşımın ürünü olan bu tanıtma yazıları, kişisel beğenileri, sezgisel çıkarımları yansıtır; görüşler ve değerlendirmeler kaynak metne dayandırılır. Yakalanan çeviri yanlışlarına yer verilen bu tür yazılara, örneğin, Yearbook of Comparative and General Literature’ın (Karşılaştırmalı ve Genel Yazın Yıllığı) «Reviews of Recent Translations» bölümünde çokça rastlarız.

Türkiye’de olsun, Batı’da olsun, çeviri eleştirisinin henüz özlenen bir bilimsel düzey tutturamadığını belirledikten sonra bu yetersizliği büyük ölçüde eleştirmenlerin öznellikten kurtulamamalarına bağladık. Matematiksel doğruların aranamayacağı çeviri ediminde, eleştirmenin kişisel beğenilerinden arınıp tümüyle nesnel bir yaklaşım tutturması, özellikle yazm çevirilerinde beklenemez. Artniyetli davranmasa bile, uzunca bir çeviri metinde, çeviriye başarısız damgası vurmaya yetecek sayıda yanlış yakalamak eleştirmen için hiç de güç olmayabilir; bunun tersi de doğallıkla geçerlidir. Niteliksiz bir çeviri, olumlu yanları abartılarak, yanlışları gözardı edilerek başarılı kılınabilir ve böylece kaynak metni tanımayan okur yanıltılabilir. Öznel değerlendirmelerde sezgi gücünün de önemli rol oynadığı açıktır. Çeviri tarihinin en yetkin örneklerinden bazılarını ortaya koyan yazar-çevirmenlerin yaptıkları çevirilerin zaman zaman kaynak metinleri aştıkları, daha üstün birer yaratıya dönüştükleri yargısı sezgilere dayanan bir yargı değil de nedir? Baudelaire’nin E.A.Poe çevirilerinin ya da örneğin Poe’nun «Annabel Lee»sinin Melih Cevdet Anday tarafından yapılan çevirisinin Poe’nun özgün metinlerini aştıklarını ileri sürmek sezgilere dayalı yargılardır; nesnel bir değer taşımazlar.

Nesnel eleştiri, eleştirmende bazı birikimlerin bulunmasını gerektirir. Çeviri deneyimi bulunmayan bir eleştirmenin, çeviriyi değerlendirmede başarılı olacağı kuşkuludur. Çeviri kuramlarını bilmeyen bir eleştirmen, bilimsellik savında bulunamaz. Çeviri kuramını, çevirinin ne olduğunu, çeviri ediminin nasıl işlediğini araştıran bir bilim dalı diye tanımlayabilir, amacının da karmaşık çeviri sürecinin anlaşılması ve açıklanması olarak belirleyebiliriz. Köklü çeviri kuramlarının henüz geliştirilmemiş olması, bir ölçüde çeviribilimin yeniliğine bağlanabilir. Çeviribilimin ünlü adlarından George Steiner’in After Babel’inde (Babel’den Sonra) çeviri kuramı diye bir şey olamayacağı savma, Peter Newmark da Approaches to Translation (Çeviriye Yaklaşımlar) adlı kitabında katılır— ne var ki, Newmark genel bir çeviri kuramının bulunmamasına karşın belli çeviri türleri ya da çevirinin özgül yanları üzerine geliştirilen kısmi kuramların var olduğuna işaret eder. Steiner’e tümüyle katılmasak da, çeviri üzerine yayınlarda çeviri ilkelerinin açık seçik sergilendiğine rastlamadığımızı da belirtmeden geçemeyeceğiz. Bu olumsuz saptamalara karşın, sınırlı da olsa, çeviri kuramı vardır ve çevirmene uğraşında büyük yararlar sağlayabilir— hazır reçeteler biçiminde olmamakla birlikte, çeviri kuramı farklı metin türlerinin, eğretileme gibi söz sanatlarının nasıl çevrilebileceği, biçim eşdeğerliğinin nasıl sağlanabileceği gibi konularda yol gösterici genel ilkeler, çeviri yöntemleri sunar; çeviri sürecinde doğru seçimlerin yapılması, doğru kararların alınması, en doğru «amaç»m saptanması konularında yardımcı olabilir.

Ülkemizde ve Batı’da çevirmenler çeviri kuramına pek rağbet etmezler. Bu tavır, çevirmenlerin kuramı bilmemelerine, zaman zaman birbiriyle çatışan çok sayıda kuramın bulunmasına, kuramsal kavramların karmaşıklığına, kuramla çevirinin gerçekleri arasında sık sık uçurumlar oluşmasına, kuramın sunduğu öneri ve bulguların bazen işe yaramamasına vb. bağlanabilir. Çevirmen kuramdan bağımsız çalışabilir; ancak, çeviribilimle çeviri uygulamaları arasında bir köprü oluşturan eleştirmenin kuramı gözardı etmesi, yaptığı işe gölge düşürür.

Hollandalı çeviribilimci Raymond van den Broeck, «Second Thoughts on Translation Criticism» («Çeviri Eleştirisi Üzerinde İkinci Kez Düşünürken», The Manipulation of Literatüre: Studies in Literary Translation, derleyen Theo Hermans, Croom Helm, Londra, 1985) başlıklı yazısında, çeviri eleştirisinde kullanılabilecek nesnel, geniş kapsamlı bir model sunar. Van den Broeck’ün modeli, çeviri kuram ve yaklaşımlarını iyi bilen, onları özümledikten sonra güvenilir bir bireşime varan bir bilim adamının ürünüdür. Çeviribilimle çeviri eleştirisinin birbirinden soyutlanamayacağını kanıtlayan, örneklediğimiz çeviri eleştirisi uygulamalarının yanlış ve eksiklerinin giderilmesinde yararlanabilecek çözümler içeren bu yetkin modeli şimdi ayrıntılarıyla ele alalım.

Van den Broeck’ün betimlemeci (descriptive) yaklaşımı temel ilke olarak benimseyen dizgeli modelinde (systemic model), kaynak ve amaç metinlerin karşılaştırılması betimlemenin ilk aşamasını oluşturur. Bu aşamada eleştirmen, kendi eleştirel normlarını çevirmenin normlarından ayrı tutmaya, hedeflediği okur kitlesine seslenebilmek için çevirmenin benimsediği çeviri yöntemini gözden kaçırmamaya özen gösterir. Karşılaştırmanın amacı, ünlü dilbilimci J. C. Catford’un A Linguistic Theory of Translation (Dilbilimsel Bir Çeviri Kuramı) adlı kitabında söz ettiği «gerçek» eşdeğerlik derecesini saptamaktır (s. 57). Eşdeğerlik sözcük, ses, sözdizimi, söz oyunları, noktalama, konu vb. gibi farklı birçok öğede aranır. Salt kaynak metne bağımlı olarak yürütülen bu aşamada, deyiş kaydırmalarının sayısı ve niteliği önemlidir. «Zorunlu kaydırmalar» amaç dilin dilsel ve ekinsel yasalarından kaynaklanıyorsa, bu kaydırmalar çevirinin «yeterliliğini» zedelemez (s. 57).

Van den Broeck «yanlış çözümleme» yönetimini, ciddi eleştirel değerlendirmeye çok yetersiz bir temel oluşturduğu gerekçesiyle reddeder (s. 58). Bir çevirinin «yeterlilik» derecesini ölçmede yararlı olabilecek bu yöntem, her «kişisel kaydırma»nın bir yanlış biçiminde yorumlanmasına yol açabilir— özellikle de çevirmen ve eleştirmen normlarının çatıştığı durumlarda (s. 58). Dava ve Şato ile Tonio Kroger çevirilerinin eleştirilerinde bu tür bir çatışmayı izledik.

Van den Broeck’ün önerdiği betimleme modeline göre, bir çevirinin «yeterli», «doğru», «başarılı» olup olmadığının araştırılması, o çevirinin «neden»leri, «nasıl» lan yanında birincil önem taşımaz. Çevirmen neden belli normları benimser? Neden belli seçmeler yapar? Onun çalışmasını güçleştiren hangi nedendir Bu koşullar çeviri sürecini ve çeviri ürünü nasıl etkiler? Bu soruların yanıtları çok önemlidir (ss. 58-59). Bu model ayrıca, amaç metin-amaçlanan okur kitlesi, kaynak dizge-amaç dizge, kaynak metin aynı dilin/ekinin/geleneklerin ürünü olan metinler dizgesi arasındaki çoğul ilişkileri de irdeler (s. 59). Çeviri metnin, girdiği yazında üstlendiği işlev de önemlidir. Van den Broeck, modelindeki işlevsel yaklaşımı, Itamar Even Zohar’ın «çoğul dizge kuramı» na dayandırır (s. 60). J. C. Catford’dan Gideon Toury’ye dek pek çok kuramcının, Van den Broeck’ün bireşimine yaptıkları katkılar açıkça izlenebilir.

Sonuç olarak, Van den Broeck’ün modelinde ana hatlarını izlediğimiz, salt kaynak metin-amaç metin karşılaştırmasına dayanmayan bir yaklaşımla, daha sağlıklı, daha bilimsel çeviri eleştirileri yazmanın olanaklı olduğunu söyleyebiliriz. Bu yolla, yetkin yapıtların nitelikli çevirmenler tarafından yapılan çevirilerine haksızlık etmemiş, uzayıp giden eleştirmen-çevirmen polemiklerini engellemiş, okur kitlesini bilinçlendirip onun beğeni düzeyini yükseltmiş, çeviri uğraşının saygınlık kazanmasına katkıda bulunmuş oluruz.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült