Çağdaş Türk Öyküsünde Yaratıcılık Ve Ortaya Çıkış Biçimleri

Aysu Erden


2001 yılının, daha doğrusu, 2000'li yılların başlangıcındaki Türk öyküsünün temelini atan bir önceki dönemin öykücüleri, diğer bir deyişle, 90'lı yılların Türk öykücüleri derin yapılarında geniş anlam ve anlatımlara gönderimde bulunan özgün dil kullanımlarına başvurarak yeni yöntemler geliştirme eğilimindedirler. Son on yılda, öykü yazarlarımızın okuyucu üzerinde yoğun bir etki yaratmaya çalışmaları, özgür, özgün ve deneysel biçem denemeleri arayışında olmaları 90'lı yılların öykülerine akışkan biçimsel özellikler katmakta, onları kendilerine özgü estetiğe ve biçimsel değişkenliğe sahip bir sanat türünün ürünleri haline getirmektedir. "Yazdıkları dolayısıyla genç olarak" niteleyebileceğimiz 90'lı yılların Türk öykü yazarlarının yeni biçim arayışları ve yönelimleri konusunda İnci Aral şunları söylemekte: "... kendini açamayan, kent insanının yalnızlığını, iç dünyasındaki karmaşayı kesit alan ve yoğun anlamsal kırılma ve çözülme süreçlerini konu alan kısalı uzunlu metinler sergilediler. Yer yer acı alayla ve düşsel öğelerle donatılan bu anlatıların yazarlarındaki genel eğilim... Geleneksel anlatı kalıplarını kırarak safdışı etme... Anlatı türleri arasındaki ayrımların belirsizleşmesiyle buna uygun dil ve biçim denemelerine ağırlık vermek oldu. Kuşkusuz aynı zaman diliminde küresel iletişimin kolaylaşması ve postmodernist akımların edebiyatımıza yansıması da bu tür arayışların ortaya çıkışına sebep oldu." (Aral, 2000: 4) Yine son dönem öykücülüğümüz konusunda, Özcan Karabulut'un belirttiği gibi"... Öykücülüğümüz yetkin örneklerle zenginleşiyor. 70'lerden 80'lere ve günümüze öyküleriyle Nedim Gürsel, Selim İleri, Hulki Aktunç, 80'lerde İnci Aral, Burhan Günel, Nursel Duruel, Feyza Hepçilingirler, daha yakın dönemde Cemil Kavukçu, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Mahir Öztaş, Feride Çiçekoğlu, son yıllarda Aslı Erdoğan, Hakan Şenocak, Murat Yalçın, Niyazi Zorlu... öykücülüğümüzün gelişimine katkıda bulunmuş, ya da katkıda bulunmakta olan öykücüler olarak dikkati çekiyorlar... Son dönemde yazılan öyküler, diliyle, dünyaya, hayata bakış açılarıyla, gerçekliği ele alış biçimleriyle yenilikler taşımaktadır. Öykücülüğümüzün kilometre taşları olan Sait Faik'ten, Vüs’at O. Bener'den, Bilge Karasu'dan, Orhan Kemal'den sonra öykü artık çeşitlilik gösteren bir yazınsal türdür. Öykücülüğümüz, kaynaklarını adını andığımız öykücülerde bulduğu kadar, dönemin, çağın gerektirdiklerinde de buluyor." (Karabulut, 2000: 39) Karabulut, sayısı gittikçe artan çeviri öykülerin de öykü yazınımıza getirdiği yeniliklere değinerek görüşlerini şöyle sürdürmekte: " Yabancı öyküler yerli öyküleri, öyküler öyküleri besliyor. Bir de, öykücülerin kendi yazma eylemleri, yazınsal tutumları var ki böyle bir yazınsal tutumun başarılı örneklerinden her öykü, bildiğimiz alıştığımız öykünün tanımını, sınırlarını zorluyor, kısıtlayıcılarını ortadan kaldırıyor... Öykü gerçekten, oyuna, denemeye, günceye, şiire yakın, açık bir yazınsal tür, 'Melez' bir tür ..." (Karabulut, 2000: 40)

Yukarıda sözü edilen bu özelliklerinden dolayı, 90'lı yılların öykücülüğünde kimi belirgin özellikler taşıyan, bu nedenle de incelenmeye değer ayrı birer tür oluşturabilecek nitelikte farklı öykü türlerinin varlığı dikkati çekmektedir. Bunun en önemli nedeni de, son dönem öykü yazarlarımızın "farklı olmak, kendi sesiyle yazmak ya da kendi biçimlerini yaratmak" kuralını benimsemiş olmaları. Bu kuralın temelinde yatan bakış açısına, M. İplikçi şu sözlerle açıklık getirmekte: "... Sisteme entegre bir dilden konuşmak, resmi bir dilden konuşmak anlamına gelir ve bence buradaki en büyük tehlikeyi de bu oluşturur. Kafa tutacaksınız. Ve kafa tutacaksanız sonuna kadar tutacaksınız. Bunun ama'sı yok. Sivil itaatsizlik... Buna ihtiyacımız var." (İplikçi, 2001: 5) Söz konusu kuralı benimseyen öykü yazarlarımızın eğilimlerini, Aral şöyle betimliyor: ”... Genç öykücülerin en önemli yönelişleri... Bireyselle toplumsalı, gerçekle gerçeküstünü, köyle kenti, duyguyla düşünsel oyunları bir arada iç içe anlatma yöntemiyle ayrımları, kalıpları kırmaya çalışmalarıdır." (Aral, 2001:5) Ancak, deneysellik, özgünlük, yaratıcılık ve yeni tür arayışları içinde olan söz konusu dönemde yaratılan bu öykü türlerine, kimi belirgin örneklerle değinmeden önce, öykünün genel nitelikleri ile öyküde deneysellik, özgünlük ve yaratıcılık gibi süreçlerin altyapısını ve başlıca nedenlerini oluşturan olgulara göz atmak yerinde olacaktır. Bu olguları şöyle sıralamak olasıdır: Öykünün doğası ve yaşamın öyküdeki yeri, yazar okuyucu ilişkisi, öykünün belirleyici özellikleri, öykü dilinin düşünsel işlevi, öyküde bilgisellik ve yazınsal iletişim, öyküde toplumsal boyut, öykü ve eğretileme olgusu, gibi konulara açıklık getirmek yerinde olacaktır.

1        Öykünün doğası ve yaşamın öyküdeki yeri

Öykünün aslında bir tür kurmaca düş olduğunu düşünmek olasıdır. İnsanın gündelik yaşamdaki düşünce biçimi de aslında öyküseldir. Kişinin yazınsal olma kaygısıyla akıl yürütmesi ve düşündüklerini yazıya dökmesi, o kişinin kendi seçimine, becerisine ve doğuştan beraberinde getirdiği kimi özelliklere bağlıdır. Öyküler popüler kültürde kalıcı etkiler yaratan yazılı bir sanatsal iletişim ortamlarıdır. Öyküler, kalıplaşmış, sıradanlaşmış yaşam çerçevelerine sıkıştırılmış; bu çerçevelerde yaşamlarını sürdürmeğe alıştırılmış; bildiklerinden şaşmamağa koşullandırılmış; düşünce tarzlarını, yaşam biçimlerini değiştirmekten korkan; farklı bedensel deneyimlerin bilincine varmaktan ürken; kendilerinden farklı gördükleri insanları dışlayan ve acımasızca eleştirmekten çekinmeyen; bu insanlara yaklaşırken bile dehşete kapılan okuyucularına, kendilerininkinden farklı düşünce tarzlarının, bilgi türlerinin, bakış açılarının, düşlerin, davranış biçimlerinin, insan ilişkilerinin ve duyguların var olduğunu hatırlatan; onlara alternatif belki de sıradışı yaşamlar sunan sanatsal ortamlardır. Öyküler kimi zaman okuyucularını güldürmeyi, düşündürmeyi, kimi zaman da düşlere ve serüvenlere sürüklemeyi amaçlamaktadırlar. Aral bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getirmekte: "Bu noktada insana, doğaya, varoluşa ilişkin her durum ve oluşumun öykü metni için bir çıkış noktası, yani anlatının tetikleyicisi olduğu, ama ille de alışılmış sonların bulunmadığı, öykünün kendisinin estetik bir değer ya da yapı olarak başlayıp bittiği yolunda bir yönelişten söz edebiliriz. Günümüz öyküsü tarihi coğrafyası, insanıyla yeni uçlar vermeğe başlamıştır." (Aral, 2001:5)

2        Öykü yazarı Okur ilişkisi

Öykü, yazarla okurunun buluştuğu, yazarın okuru ile kendisi arasında oluşturduğu yoğun sanat değerine sahip olan sanatsal bir iletişim ortamıdır. Bu ortamda yazarla okuru arasındaki etkileşimin temelinde karşılıklı bir ilişki bulunur. Bu ilişkide okurun görevi, yazarın 'yardımcı yaratıcısı' olarak öyküdeki gizlerin ve anlamların ortaya çıkmasına yardımcı olan 'aktif katılımcı' konumuna geçmektir. Okur öyküye sezgisel tepkileri, çıkarımları ve yorumlarıyla katılır. Okur öyküye katılırken, yaşama kendi bakış açısından, duygusal ve kültürel birikimlerinden, kısacası kişisel yaşam deneyimlerinden yola çıkar. Görüldüğü üzere öykü metninin içinde, hem yazarın kendisinin, hem de okurunun sezgileri, çıkarımları, yaşamı yorumlayış biçimleri, yaşama ve topluma bakış açıları, duygusal ve kültürel birikimleri, kısacası kişisel yaşam deneyimleri kesişir. Sonuçta her iki tarafın bakış açıları, yaşamı ve benzer olguları yorumlayışları ya birbirleriyle benzeşir ya da farklılaşarak birbirlerinden uzaklaşır. Öyküler düşünsel, duygusal, toplumsal, politik tarihsel iletilere ve yoğun sanat değerlerine sahiptir ve diğer tüm yazınsal metinler gibi ürünü oldukları toplumun tarihsel ve kültürel gelişimi içinde özel bir yerde bulunur. Dolayısıyla da öykülerde tümceler durumlara bağlı olarak belirli biçimlerde kullanılmak zorundadır. Belki de bu gerçeklerden yola çıkan çağdaş öykü yazarlarımız yapıtlarında salt sözcük ve tümce anlamlarının çok ötesine geçmekte; toplumsal ve etkisel anlamlara ulaşabilmek ve okuyucularına metin, iletişim ve düşünsel düzlemlerde gerekli bilgileri aktarabilmek amacıyla deneysel ve yaratıcı dil kullanımlarına, tür denemelerine ve yenilik arayışlarına yönelmektedirler.

3        Öykünün belirleyici özellikleri (Kısalık Sanatsal etki Kurmaca dil oluşturma)

A. Tunç öykünün tanımını ve belirleyici özelliklerini şöyle sorgulamakta: "... Öykünün tanımı nedir? Öyküyü öykü yapan unsurlar nelerdir? Giderek anlatı denilen tür, öykü olmayan, roman olmayan, şiir olmayan ama bir şey anlatan, deneme de olmayan çünkü deneme bütün bunlara rağmen daha kolay tanımlanabilir bir metin gibi geliyor bana metinlerin sayısında hızlı bir artış var ve bunlar kısa metinler. Üstelik de bir kısmı son derece lezzetli metinler ama kendi kurgusu içinde nasıl sunulabileceği konusunda endişeye düşüyorum." (Tunç, 2001: 138) Öyküler dar alanlara sıkıştırılmış az sayıda sözcükle yoğun anlamlar aktarma gücüne sahip olan sanatsal iletişim araçlarıdır. Öykünün üç önemli belirleyici özelliği vardır: Kısalık, yoğunluk ve birlik. Öyküde anlam yoğunluğu, doku zenginliği ve biçim sıklığı en belirgin özelliklerdir. Her satır, her sözcük, her hareket, hatta yapının kendisi bile ikili bir anlam taşıyabilir. Yazara tanınan küçük alanda pek çok şey başarılır. (Miller ve Slote, 1964: 509516) Öykü neden kısadır? Öykü iki nedenden dolayı kısadır: (A) İçeriksel ve nesnel ölçüleri küçük boyutlara sahiptir. (B) Yazar sanatsal bir etki yaratmak ve bu etkiyi artırmak amacıyla öykünün içeriğinin boyutlarını kasıtlı olarak küçültür. (Friedman, 1988: 157158) Yazar öyküsünü oluştururken, öykü dışındaki gerçek dünyada var olan ve herkesin bildiği gerçekleri oldukları gibi öyküye aktarmaz. Onları düş gücünün yardımıyla geliştirerek aktarır. Yazarın görevi, gerçekleri, onlara sürekli gönderimde bulunarak okuyucusuna iletmektir. Dilin gerçekleri yansıtması konusunda iki tür ikili karşıtlıktan söz etmek olasıdır: 1. Dil/Dış Dünyadaki Gerçekler. 2 .Öykü Dili/ Gündelik Dil. Düzenli dilbilgisi kurallarıyla oluşturulan gündelik dil ya da bilimsel metinleri oluşturan dil kullanımları dış dünyadaki gerçekleri belirli bir ölçüde oldukları gibi yansıtabilirler. Ancak öykü yazarı öykü metnini oluşturan kurmaca dili (fictional language) kullanırken aşağıda sözü edilen konularla ilgili kimi kararlar vermek durumundadır. Bu kararlar şöyle özetlenebilir: Yazar ileteceği bilginin miktarı, türü ve düzenlenişi konusunda kimi kararlar verecektir. İşte, kısalık, sanatsal etki yaratma ve kurmaca dil oluşturma gibi zorunluluklar öykü yazarını deneyselliğe ve özgün yenilik arayışlarına yönlendirmektedir.

4        Öykü dilinin düşünsel işlevi

Bir yazarın öyküsünde kullandığı kurmaca dili incelerken ya da onun biçemini saptarken araştırmacı/okuyucunun öykü dilinin düşünsel işlevini göz önünde bulundurması gerekmektedir. Halliday, öykü dilinin düşünsel işlevinin yazarın dünya görüşünü yansıttığını, dolayısıyla da söz konusu dil kullanımının öykü yazarının gerçek dünya ile ilgili bakış açısının, bilgi birikimi ve deneyimlerinden oluştuğunu belirtmektedir. Halliday'e göre öykü dilinin düşünsel işlevi, aynı zamanda yazarın iç dünyasının dışa yansımalarını, dış dünyadaki gerçeklere karşı geliştirdiği tepkileri, onları algılama biçimlerini, bilişselliğini, dili yazın alanında kullanma ve anlama yetilerini de kapsamaktadır. Kısacası, yazarın öyküye özgü dil kullanımı onun dünya görüşünü ve ideolojisini yansıtır. (Halliday, s: 5859)

5        Öyküde deneysellik ve yaratıcılık (Bilgisellik Yazınsal iletişim)

Her öykünün derin yapısında yazarının değer yargıları, yaşama bakış açısı ve ideolojisi yatmaktadır. Yazarın bu bakış açısını ve değer yargılarını oluşturan etkenler ise, onun içinde yaşadığı toplumun sahip olduğu düşünsel akımlar ve inanç dizileridir. Bunlar öykünün derin yapısında kimi anlam dizgeleri ve kavramsal yapılar oluştururlar. Yazınsal iletişim de dilde deneyselliğe ve yaratıcılığa yer verir. (Simpson, 1993: 4) Öyküde yazınsal iletişimin deneysellik ve yaratıcılık özellikleri iki düzlemde ortaya çıkar: (A) Öyküde bilgisellik (Öyküde bilgi bütünü ve dağılımı): Bir öykünün her tümcesinin içinde, öykü metninin tümüne dağılmış olan bir bilgi bütününün sadece bir parçası bulunmaktadır. Tüm bu bilgi parçacıkları öykünün izleksel yapısını oluştururlar. Tümcelerde izlekle ilgili üç tür bilgi saklıdır. (Halliday, 1985: 3639) (a) Öyküde metin düzleminde bulunan bilgiler: Öykü metnindeki sözcük, sözcük öbeği ve tümcecik gibi birimler. (b) Öyküde iletişim düzleminde bulunan bilgiler: Öyküde yazarın kişilerarası düzlemde iletmeyi amaçladığı bilgilerdir. (c) Öykünün düşünsel düzleminde bulunan bilgiler: Öyküde konu ve içerikle ilgili olan bilgilerdir. (B) Öyküde yazınsal anlam: Öykünün yüzeysel yapısındaki dil birimleri, derin yapısındaki anlamları ve kavramları dizgeselleştirir. Hiçbir dil birimi tek bir kavramı yansıtmaz. Her biri değişik durumlarda değişik anlamlar kazanır. Her birinin birer anlam çerçevesi vardır. (Aksan, 1995: 7375) Bir dil birimi öyküde birlikte kullanıldığı diğer bir dil birimiyle ileriye ya da geriye yönelik olarak kimi anlamlar aktarır. Öyküde yazınsal anlam üç şekilde ortaya çıkar: (a) Sözcük anlamı: Bir dil biriminin temel anlamı (b) Toplumsal anlam: Bir dil biriminin anlamının toplumsal sınıf, etnik gruplaşma, bölgesel köken, cinsiyet, yaş, eğitim gibi toplumsal etkenler tarafından belirlenmesi (c) Etkisel anlam: Dili kullanan kişinin duygularını, davranışını, eğilimlerini ve belirli bir durumla ilgili olan düşüncelerini yansıtması. 2000'li yılların Türk öykücülüğünde had safhada ortaya çıkan özgünlük, deneysellik, yaratıcılık ve yenilik arayışının sonuçları konusunda M. S. Aslankara şunları söylemektedir: ”... Türk edebiyatında öykücülüğümüzün, en yükseğe ulaşmış bir aşama olduğu kanısını taşıyorum. Ve 2001 yılı öykücülüğümüzün genel özellikleri olarak da sizlere şunları sıralamak istiyorum: 1) Geleneksel öyküleme kalıbı artık bırakılmıştır. 2) Öykücülerin kendi biçimlerini oluşturma süresi çok kısalmıştır, neredeyse ortadan kalkmıştır. Böylece çok erken bir ‘bireyleşme', öykü yazarı anlamında bireyleşme ortaya çıkmıştır. Hemen her öykücü kendine özgü bir öyküleme yolu yaratmıştır. 3) Öyküde estetizm öne çıkarılmıştır. 4) Toplumsal sorgulama terk edilmiş, bireysel sorgulamaya geçilmiştir. 5) Öyküde öteki türlerde görülmeyen bir eylemlenme dönemi başlamıştır." (Aslankara, 2000: 137) Öykücülüğümüzde yenilik arayışı konusunda Gülsoy'un bakış açısı şu yönde gelişmekte: "...Gerçekten de şu anda öykü yazarlarını çeşitli ekoller veya akımlarla anlamaya çalışmak oldukça güç görünüyor. Bir ara sıkça telaffuz edildiğine tanık olduğumuz 'bunalım edebiyatı', ’postmodern', 'insansız edebiyat', 'konuşan/konuşmayan edebiyat' ve benzeri kategorilerle bugünün öykücülüğünü tanımlamayla artık kimse uğraşmıyor. Çünkü hemen her yazarın kendine özgü bir dünya kurmakta geçmişe oranla daha cesur davranabildiğim görüyoruz. Bu kendi başına olumlu bir durumdur." (Gülsoy, 2001: 6) Son dönem öykücülüğümüzde "deneysellik" konusunda, Kaygusuz ise görüşlerini şöyle dile getirmekte: "... deneysellik... Yazarın hata yapma hakkı her zaman için kendinde saklıdır. Kendi adıma hata üreten metinleri, riske giren yazarın arayışlarını, istikrarcı metinlere yeğlerim. Ancak, söz ettiğim şey yanlışlık üretmek değildir... Deneysel olan bir metnin deneyselliğini bir çırpıda anlamamamız gerekir. Sonuçlarını değerlendirmiş ve kararını vererek bitirmiş olduğu öykü daha değerlidir." (Kaygusuz, 2001: 6)

6        Öyküde toplumsal boyut

Öykü bir anlatı biçimidir. Peki, anlatı nedir? Burada anlatıya kısaca değinmek ve onu tanımlamak yerinde olacaktır: (Coste, 1998: 1314) Anlatı evrenseldir ve gerçek ya da kurmaca olayların temsilcisidir. Kimi zaman da simgeseldir. Anlatıda zaman dilimi ya da sıralı zaman dilimleri vardır. Anlatıda en az iki tane gerçek ya da kurmaca olaya yer verilir. Anlatı, dış dünyada gerçekleşen olgulardan daha sonra ortaya çıkar. Diğer bir deyişle anlatı geçmiş zamanla ilgilidir. Anlatı geçmişin aynadaki yansıması değil, geçmişi temsil eden bir olgudur. Anlatı anlatı öncesi deneyimin anlamıdır. Görüldüğü üzere öyküde anlatı temsil etmek simgesellik zaman dilimi olay hareket geçmiş zaman yazılı ve sözlü anlatım anlam gibi kavramların varlığı önem taşımaktadır. Anlatıda iki olgu öncelenmektedir: (a) Temsil etmek (tipik olma): Temsil etme olgusu konusunda, Macar düşünürü György Lukas'ın görüşlerine bakmak yararlı olacaktır: Lukas'a göre sanat bir yansıtmadır ve yansıtma yöntemleri gerçekçilik ve doğalcılık olmak üzere ikiye ayrılır. Gerçekçilik sosyal gerçekliği yansıtır. Dolayısıyla da "eserdeki kişilerin, olayların ve durumların tipik olması gerekir ki sosyal gerçekliği yansıtabilsinler." Tipik, ya da temsil edici karakter hem tarihsel güçleri kendi kişiliğinde somutlaştırır, hem de kendine özgü nitelikleriyle canlı bir birey olur... Tipik olanı kavrayabilen yazar, kendi ideolojisi ne olursa olsun gerçekçi demektir." (Moran, 1994: 5051) Öte yandan doğalcılıkta "gerçekliği yansıtmak ayrıntıları sayıca çoğaltmakla mümkündür. Uzun ayrıntılı betimlemeler, nesnenin ya da olayın ayrıntılı anlatılması, bir fotoğrafın doğruluğuna özenmenin sonucudur. Bu yöntemle yüzey gerçeklik, görüngü aynen aktarılabilir belki, ama tipik olan anlatılmış olamaz." (Moran, 1994: 53) (b) Zaman dilimi içinde hareket etme olgusu: Zaman içinde hareket olgusu iki tür öykünün varlığını ortaya çıkarmaktadır: (Friedman, 1988: 159) (i) Statik hareketleri içeren statik öyküler (Daha kısa öyküler):Bu tür öyküde başkişi tek ve belirli bir durum içinde bulunur ve yazar okuyucusuna bu durumun hangi nedenlerin sonucunda ortaya çıktığını anlatır. Olaylardan yoksun bu tür öykülerin, 90'lı yılların öykücülüğünde sıklıkla görülmesi konusunda H. Yaşar şu görüşünü ileri sürmekte: "... Son on yıllık öykücülüğümüzün genel özelliklerinden biri... Öyküde 'olaysızlık'. Olay bulamıyoruz birçok öyküde. Çünkü şöyle yazıyoruz: Olayı öykünün dışında bıraktıktan sonra onu, bizde bıraktığı duygularla anıyoruz ve öyküyü böyle kuruyoruz. Öyküyü böyle kurunca, öyküde olup bitmekte olan bir şey olmuyor. O zaman öyküde gerçek gerilim, canlılık da olmuyor. Gerçeklik duygusunu biz sadece öykünün bize ilettiği duygudan alıyoruz... Hep böyle yazılırsa, hep buna doğru bir eğilim olursa, bir tek boyutluluğa gitme tehlikesini görüyorum... Birileri bunun güzel örneklerini verirken, birileri de bu genel eğilime kapılmadan, kendi iç sesini dinleyerek kendi eğilimleriyle öykü yazmaya yönelmeli. Olaysız, yani olmuş bitmiş bir şeyin bizdeki duygusunu veren öykülere yöneldiğimizde, doğal olarak, bir tekniği zorlamıyoruz. Bu yol bizi şuna zorluyor: Öyküyü iç konuşmalarla kuruyoruz. O zaman kimseye yer kalmıyor, başka kimse yer alamıyor öyküde. Bu, olaydan sonra öyküye girdiğimiz için oluyor.” (Yaşar, 2001: 140) (ü) Dinamik hareketleri içeren dinamik öyküler: (Daha uzun öyküler) Bu tür öyküde ise başkişi birden fazla olayın ve durumun içinden geçer. Çünkü dinamik hareketler, gerek gerçek yaşam içinde, gerekse öyküde temsil edilen kurmaca yaşam biçiminde başkişinin düşünce ve duygularını değişime uğratır. Dinamik hareketler, statik hareketlerden daha uzun sürede oluşurlar ve gelecek zamanda kendilerinden sonra oluşacak başka hareketleri belirlerler. Ancak, ister statik, ister dinamik olsun, öyküler, bünyelerinde, toplumsal gerçekleri ve oluşumları yansıtmaktadırlar. Toplumsal boyutun öykümüzdeki yansımaları konusunda, B. Günel şunları söylemektedir: "... Her dönemin, her toplumsal oluşumun kendi edebiyat anlayışını yarattığı biliniyor... Tıpkı toplumumuzdaki arayışlar gibi, öykümüzdeki arayışların da özellikle genç yazarların ve yazar adaylarının ürünlerinde kendini göstermekte oluşu ilginçtir... Sanat ve yazın, yaşamdan kopuk, soyutlanmış olgular olmadığına göre, yaşamımızdaki yeni oluşumların ve arayışların öykülere yansıması doğal ve kaçınılmazdır." (Günel, 2000: 38-39)

7        Öyküde eğretileme olgusu

Öykünün bir söz sanatı olan eğretileme olgusu ile ilişkisini üç açıdan ele almak olasıdır:

A. Öykünün temelinde vatan "anlamlandırma/anlam yükleme" olguları ve mitler:

Öykünün temelinde "anlamlandırma" ya da "anlam yükleme" diyebileceğimiz psikolojik bir olgu ile bu olgunun sonucunda ortaya çıkan mitler yatmaktadır. İnsanoğlu ruhsal durumunu kendine özgü kişisel anlamlar geliştirerek oluşturur. Daha sonra ise bu anlamlan dış dünya gerçeklerine (toplum, bireyler, olaylar, olgular, nesneler, kavramlar ve ilişkiler) yansıtır ve onlarla özdeşleştirir. Sonuç olarak da dış dünyaya yansıttığı bu öznel anlamlandırmaları, onların dış dünyanın nesnel gerçeklikleri olduğunu varsayarak yanıtlar ya da daha sonra onlara yeniden farklı anlamlar yükler. Söz konusu durum, varoluşundan beri insanoğlunda varolan psikolojik bir süreçtir ve insanlığın doğuşundan bu yana mitlerin doğuşunu etkilemiştir. 2500 yıl önce antik Yunanistan'da mythos sözcüğü öykü/hikaye anlamında kullanılmaktaydı. İnsan varlığının ruhsal ve dinsel yönlerinin ele alınıp anlatıldığı mythos bazen tek bir öyküden, bazen da bir grup öyküden oluşmaktaydı. Çağdaş öykü ve roman yazarları, mitleri/mythoslan eserlerinde temaya materyal olarak kullanabilmektedirler. Örneğin, James Joyce Ulysses adlı eserini Homeros'un Odessey adlı yapıtına dayandırmaktadır. Amerikalı kadın yazar Eudora Welty de The Circle Episode adlı eserini yine Homeros'un Odessey adlı eserinden esinlenerek yazmıştır. Öte yandan, Tennyson, H.D., Derek Walcott, Dorothy Parker ve Margaret Atwood adlı şairler de şiirlerinde Ulysses ve Penelope arasındaki mitolojik aşktan tema olarak yararlanmıştır.

B. Sözbilimsel İre torik) süreç içinde bir eğretileme olarak ortaya çıkan öykü:

Sözbilimsel süreç içinde, diğer bir deyişle, yazılı/sözlü dil kullanımı aracılığıyla aktarılan öyküde, dış dünya gerçekleri (toplum, bireyler, olgular, olaylar, ilişkiler, nesneler, kavramlar) sanatsal dil kullanımları aracılığıyla temsil edilirler. Öyküdeki bu temsil etme/edilme sürecinin sonucunda, dil kullanımına dayanan estetik ve dizgesel bir model ortaya çıkar. Yazar ile okuyucusu arasında sanatsal bir iletişim ortamı oluşturan bu model, kurgu izlek başkişi karşıt kişiler olaylar zirve ve sonuçtan ibarettir. Modelini oluştururken, yazarın gerçekleştirmesi gereken ve birbirlerine karşıtmış gibi görünen iki ayrı olgu vardır: (i) Sanatsal ve estetik olma gerekliliği (ü) Gerçeklere uygun olma gerekliliği.

Kısa olması nedeniyle öykü metnini oluşturan dil kullanımlarının doğal ve gerçeğe birebir uygun olmaktan ziyade estetik ve sanatsal olmaya yatkın oldukları görülmektedir. Örneğin, bir öykü kişisi öyküde gerçeklere uygun davranıyor görünse bile, metnin kısa olması, az sözcük kullanımı aracılığı ile geniş anlamlara ulaşma gerekliliği nedenleriyle, o öykü kişisinin toplumda kendisine benzeyen gerçek bir bireyi olduğu gibi temsil etmesi mümkün olamamaktadır. Çünkü öykü kişisi, romandaki kişi gibi uzun sayılabilecek bir zaman dilimi boyunca ayrıntılı bir gelişme göstermemekte ya da ayrıntılı ve karmaşık bir değişikliğe uğramamaktadır. Yazar öykü kişisiyle ilgili ayrıntılı fiziksel ve ruhsal betimlemeler sunmamaktadır okuyucusuna. Öyküde kişinin yaşamının belki de sadece tehlikeli, vahim ya da dörtyol ağzındaki bir anı, "kaderinin bir oyunu" anlatılmaktadır. Kişinin kısa bir anısı ya da bir olgunun ya da bir değişimin farkına nasıl vardığı aktarılmaktadır. Dolayısıyla da öykü kişileri birbirlerine karşıt gibi görünen iki farklı özelliğe aynı anda sahip olmak zorundadırlar. Bu özellikleri şöyle özetlemek olasıdır:

I.       Gerçekçi anlatılara öykü dışı yaşamlarda oldukları gibi yansıtılan toplumun gerçek bireylerinin birebir benzerleri olma özelliği (Tipik olma temsil etme)

II.      Romantik fantastik anlatılarda, ayrıntılı betimlemelerden arındırılmış düşsel, simgesel, sanatsal kişiler olma özelliği

Aslında ikinci özellik, öyküleri, öyküleştirme olgusunun temelinde yatan anlam yükleme ve mit yaratma olgularına daha çok yakınlaştırmaktadır. Bu aşamada karşımıza dört ayrı ikili karşıtlık çıkmaktadır:

1        Gerçekçi anlatı/Romantik fantastik anlatı

2        Gerçek gibi kişi/Düşsel, simgesel ve sanatsal kurmaca kişi

3        Gerçek dünya/Gerçek dünyaya benzer koşut bir dünya

4        Benzetme (gibi)/Eğretileme

C. Öykü metni içinde bir söz sanatı olarak ortava çıkan eğretileme:

Bir şiirsellik kıstası olarak eğretileme, kısaca, gibi/...e benziyor dil yapılan kullanılmaksızın yapılan bir benzetmedir. Bir olguyu, kavramı, nesneyi, kişiyi bir diğerinin yerine koyarak onu simgelemek ve hatırlatmak amacıyla kullanmak olarak tanımlanabilen bir söz sanatıdır. Eğretileme, öykü metinlerinde sıklıkla kullanılmaktadır:

Örnek: Sağ elimle sol elimin düeti. Sonra kalp atışlarımızın. (Günersel, Tül, 1999: 67)

Örnekte görüldüğü üzere, yazar ellerini ve kalp atışlarını kişileştirmekte, onları gibi sözcüğünü kullanmaksızın düet yapan kişilere benzetmektedir.

Örnek: Ben papaz sen rahibe bizdik kilise. Sen rahibe olmayan rahibeye Günah çıkartır itiraflarda bulunurdum. (Karabulut, Sylvia'yı Sevmek, 1999: 51)

Yukarıdaki örneğe ve öykünün tümüne bakıldığında, öykü kişilerinin eğretileme aracılığı ile papaz, rahibe ve kiliseye benzetilerek simgeselleştirildiği ve mitleştirilmekte olduğu görülmektedir

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült