Bir Öykünün Öyküsü

Nedim Gürsel


Bir öykünün yazılışının bir tek öyküsü olduğunu söyleyecek değilim. Elbette birden fazla çıkış noktaları vardır. Zaten yazar kendi metnindeki tüm anlam zenginliğine sahip çıkamaz, dahası her şeyi bilemez. Bazen bir ad tutuşturur öykünün kıvılcımını, bazen bir ezgi, bir olay, belki bir duygu, izlenimler, aşklar, pişmanlıklar... Hep "Kıvılcım" adlı bir öykü yazmak istedim. Kıvılcım, çok yaygın olmayan ama benim çok sevdiğim bir kadın adı. Üstelik bazı çağrışımlara da açık. Ne var ki henüz yazmış değilim bu öyküyü. Bir gün yazarsam ne anlatacağımı da kesinlikle bilmiyorum. Yazmak, benim için, önceden tasarlanmış bir etkinlik olmadı hiçbir zaman. Hep bir bilinmeyeni, umulmadık anda öyküye giren, anlatıyı alt üst eden, kurguyu dönüştüren o beklenmedik "şey" i aradığımı itiraf etmeliyim. Ya da, yazmak —hele bir öykü söz konusuysa— uçuruma atlamak, belki de boğa güreşi benzeri bir etkinliktir. Düşmenin heyecanını, boğanın sivri boynuzunu hissetmeniz gerek. Hissetmek de yetmez. Boğa güreşçisi gibi her an bir risk alabilmeli, üslubunuzu biledikçe ölümü biraz daha yakından izleyebilmelisiniz. Hatta, boynuz her defasında biraz daha yakınınızdan geçerken, dokunabilmelisiniz ona.

"Kıvılcım"ın değilse de "Pınar"ın öyküsünü yazdım günün birinde. Pınar da çok sevdiğim bir ad, bir kadın adı. Ne var ki yalnızca bir zamanlar sevgilim olan o yeşil gözlü, küçük kızı çağrıştırmıyor. Antalya’da tatildeyken cehennem sıcağından kaçmak için çıktığım bir yaylayı da anımsatıyor. Yeni Osmanlı aşiretinin konağı Bey dağlarındaki Söbüce’yi. Orada, aşiretin deyimiyle "kır dağların yamacındaki bir pınara elimi soktuğumda önce müthiş bir yanma hissetmiştim, sonra bir kasılma. Elimi hemen çekmek zorunda kalmıştım, öylesine soğuktu su. Yalnızca soğuk muydu? Derin ve saydamdı, Pınar’ın gözleri gibi durgun, kederli, dibinde yosunlar dalgalanan.

Paris’e döndüğümde tatilim bitmemişti henüz. Antalya kadar sıcak olmamasına rağmen "ışıklar kenti"inde de bunalıyordum. Ağustos, Edip Cansever’in Şiirindeki gibi kirli, sokaklar bomboş, kahve terasları turistlerle doluydu. Yalnızdım. Pınar’dan ayrılalı çok olmamıştı. İçimde yara kanıyordu hala. "Pınar" adlı bir öykü yazmak istedim ama, yasak bir aşkın öyküsüne nereden başlayacağımı kestiremiyordum. Bir isimden yola çıkmalıydım. Fransızcada "ı" ünlüsü olmadığından, Paris’teki dostlarımın "Pınar" sözcüğünü "pinar" diye telaffuz ettikleri geldi aklıma. Böyle söylendiğinde aynı sözcük Fransızcada "kötü şarap" anlamına geliyordu. İşte bu aykırılıktan doğdu öykünün ilk cümlesi. Sonra, başa değil, ortalara bir yere koydum bu cümleyi: "Adın gibi serinlik, tazelik veren, susuzluk gideren bir genç kızdın Pınar, elbette tortusu dibe çökmüş, yıllanmış bir şarap değil."

Öykünün ikinci çıkış noktası Paris’teki Prado Pasajı’dır diyebilirim. O pasajın varlığını çok önceden biliyordum. Aragon’un Paris Köylüsü adlı yapıtını okumuştum çünkü. Bu yapıttan esinlenen Abidin Dino’nun Prado Pasajı’nda düzenlediği sergiyi de görmüş, hatta "Rastlantının Işığında” diye bir yazı bile yazmıştım. O zamanlar Paris’te olan biteni, kültür etkinliklerinin çoğunu yakından izliyordum, mekanım galeriler, kitaplıklar, sinemalardı; bugünkü gibi hava alanlarıyla otel odaları değil. Otel deyince aklıma geldi. Sergi Prado Pasajı’nın içindeki dükkanların vitrinlerine gelişigüzel yerleştirilmiş ünlü ressamların tablolarından oluşuyordu. Ve ben, dikkatimi satılık eşyalar arasındaki Picasso’lara, Kandinski’lere, Braque’lara yönelttiğimden o tuhaf oteli fark etmemiştim.

Yıllar sonra bir gün yolum Prado Pasajı’na düştü yeniden. Bir yabancı dostumu pasajın içindeki Türk lokantasına davet etmiştim. Lokantanın adı İstanbul’du. Duvarlarda İstanbul fotoğrafları asılıydı. Ve mezeler, Yeni Rakı’nın eşliğinde nefisti. Çıkışta, bir hayli "çakır keyif' olmama rağmen Prado Oteli’ni fark ettim. Dışarıdan görülmeyen, belki de uzun süredir kimsenin uğramadığı gizemli bir yerdi. Gece bekçisi, başka bir dünyadan gelmiş gibi, kör ışığın aydınlattığı resepsiyonda bakışlarını giriş kapısına dikmiş, kımıldamadan oturuyordu. Yazacağım öykünün mekanı işte bu otel olmalıydı. Öykünün anlatıcısı orta yaşh yazarla sevgilisi Pmar’ı bu gizemli otelin odalarından birinde buluşturmalıydım.

O yaz, ağustos sıcağında "Pınar"ı yazarken giderek öykünün

çekim gücüne kapıldığımı, yıllar önce yaşanıp bitmiş bir aşkın hüzünlü bir maceranın— rüzgarıyla savrulduğumu anımsıyorum. Yazarla, bir göçmen ailenin kızı Pınar’ın yasak ilişkisi —yoksa "tehlikeli ilişkisi" mi demeliydim!, Prado Pasajı’ndaki otelde buluşmaları ve Pınar’ın dünyası, çevresi, ailesiyle çatışması anlatının eksenini oluşturdu diyebilirim. Bir de, Paris’in yaz sıcağında terk edilmişliği.

Geçen yıl yayımlanan Paris adlı kitabımda bazı fotoğraflar yer alıyor. Bu fotoğrafların arasında İbrahim Öğretmen’in çektiği Prado Pasajı’ndaki otel de var. Ama İbrahim’den içeriye girmeyerek mekanı yalnızca dışarıdan görüntülemesini istediğimi itiraf etmeliyim. Aslında bu kitap yirmi beş yıldır, yani Nazım’ın deyimiyle "bir rub-ı asır”dır yaşadığım kenti, benim Paris’imi anlatıyor. "Pınar" da bu yaşamın bir parçası, ama tümü değil. Öykünün geçtiği mekan benim hayal ettiğim gibi kalmalı, okur orayı benim yazdığım biçimde keşfetmek diye düşünüyorum. Bu nedenle içeriye hiçbir zaman adım atmamaya niyetliyim. Yeminliyim demedim, bakarsınız niyetimden vazgeçerim bir gün. Ya da, Baudelaire’in Paris için söylediği gibi, "Ne yazık bir kentin yüzü, ölümlü insanın kalbinden daha hızlı değiştiğine" göre, Prado Pasajı’ını yıkıp yerine bir gökdelen dikerler. O zaman "Pınar"ı okuyanların zihninde yalnızca küllenmiş, eski bir aşkın anısı değil, bir dönemin Paris’i de canlanır. Umarım böyle olur. Ne diyordu Sait Faik Usta "Son Kuşlar" da? Benden hikayesi mi diyordu, yoksa bir felaketin habercisi miydi o öykü?

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült