Bilge Goethe

T. S. Eliot


Çalışma odamdaki şöminenin üzerinde, yazın arkadaşlarımın portreleri arasında, Goethe’nin ileri yaşlarında tıpkıbasım bir resmi, on beş yıldan uzun bir zamandır asılı durur. Resim o kadar canlıdır ki, insana, yetenekli bir ustanın değil de, çalışma konusundan cömertçe esinlenen bir sanatçının elinden çıkmış gibi görünür.[1] [2] Resimde Goethe elleri arkada bağlı, ayakta durmaktadır; omuzları ve gövdesi öne eğiktir; her ne kadar fizikçe yıpranmışsa da, hala dinç bir kafa taşıdığı açıkça bellidir. Büyük ve parlak gözlerinde hem yumuşak, hem de şeytanca bir anlatım okunur: Karşımızda gençliğin canlılığı ile yaşlılığın bilgeliğini birleştirmiş bir adam vardır. Birkaç yıl önce bu resim yanındakilerle birlikte, bir an yerinden birdenbire oynadı; ama resim, Goethe’den beklenildiği gibi, o karışıklık zamanının olaylarını uyanık, eleştirel ve erinç içindeki hali ile, aldırmaksızın geçirdi.

Bu, Eckermann’Ia görüştüğü günlerin Goethe’sidir. Bu, bilge Goethe’dir: Burada söyleyeceklerime Bilgeliğe Övgü Üzerine Söylev denebilirse, bu resim de söyleve uygun bir kapak resmi olabilir. Eğer «bilge» sözcüğü dikkatle ve titizlikle alınır ve yaraşır biçimde kullanılırsa, o zaman insan ruhunun en az rastlanır başarıları için kullanılıyor demektir. Ozanca esin hiç de olağan bir şey değildir, ama gerçek bilge, gerçek ozandan da daha seyrek görülür. Bilgelik ve Şiirsel söyleyiş gibi iki erdem bir kişide bir araya geldi mi, o zaman büyük ozanla karşı karşıya bulunuyoruz demektir. İşte, bu tür ozanlar, yalnız içinde yetiştikleri ulusun değil, bütün dünyanın malı olurlar. Böyle ozanları biz, dil ve ulus sınırlarını aşarak büyük Avrupalı sayarız.

İlkin, Goethe üzerine söylenecek daha iyi bir şey kalmış mıdır diye merak ettim. Bir konu seçme ve konuyu ele almak üzere bir taslak çizme noktasına geldiğimde, onun üzerine söyleyecek daha birçok şey bulunduğunu görerek şaşırdım — Goethe’nin daha sayısız yanı ve Goethe ile ilgili ele alınabilecek daha sayısız bağlam vardı. Sonunda konu seçeneklerimi ikiye indirdim; ardından, bu iki seçeneğin kafamda bir sorun oluşturacak kadar birbirleriyle yakın bir ilinti içinde olduğunu görerek, bunları bir bütün olarak ele aldım. İlk sorun şu idi: Goethe’nin de aralarında bulunduğu, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen Büyük Avrupalılaşın ortaklaşa özellikleri ne idi? İkinci sorun da şu: Gençliğinde umursamadığı ya da hoşlanmadığı bu büyük yazarlarla, insanı sonradan uzlaştıran süreç nasıl bir şeydi? Yalnız neden oluyordu değil, neden olmalıydı? Yalnız süreç değil, sürecin törel gerekirliği neydi? Bu denemede bu iki sorunu sıra ile ele alacağım; sanıyorum, alt başlık olarak aklımdan geçen Bilgeliğe Övgü Üzerine Söylev’in ne kadar yerinde olduğunu okurlarım da yadırgamaz.

Toplam olgunlaşma sürecinin bir yanı ya da bir parçası olan yazında eleştirel değerlendirmenin ve beğeninin gelişmesi, kendi deneyimlerime göre, üç önemli aşamadan geçer. Gençliğimde, gelişme düzeyimdeki içgüdüsel gereksinimlere hangisi denk gelirse, bir yazardan ötekine coşkun bir istekle koşuyordum. Bu coşkulu aşamada, bir ozanı öteki ile karşılaştırmadığı için, yapıtlarına severek daldığı yazarla kendisi arasındaki ilişkinin dayancasından tam haberli olmadığından, gencin eleştirel yeteneği pek uyanık değildir. Büyüklüğün ne olduğunu da gerçek anlamda bilemez. Bu, olgunlaşmamış kafaya girmeyen bir standarttır: Bir yanda sizi alıp götüren, öte yanda hiç ısınamadığınız yazarlar vardır. İnsan okudukça, gerek düzyazı gerekse şiirde en iyiye ulaşmış yazarları tanıdıkça, bu arada dünya ve düşüncenin büyük güçleri üzerine deneyimleri arttıkça, beğenisi daha genişler, coşkulan yatışır ve anlayışı daha derinleşir. Bu aşamada, eleştirel yeteneğini ve kendi kendini eleştirme gücünü geliştirmeye başlar; çünkü bunlar olmadan ozan, ömrünün sonuna kadar kendine öykünmeden başka bir şey yapamaz. Her ne kadar çok değişik sanatsal ve felsefi üstün yeteneklerden hoşlanır, bu aşamada onları anlayabilir ve beğenebilirsek de, geriye, üst basamaklara ulaşmış, hala hoşlanamadığımız inatçı yazarlar kalır. Böylece, olgunlaşmamızın üçüncü aşamasında —eğer bu süreç okuma ve incelemelerimizle orantılı gelişmişse— beğeni nitelikleri bizden daha iyi olan insanların, belki kuşaklar boyu insanların, çok hoşlandıkları şeyleri neden hoş bulmadığımız konusunda soruşturmaya başlarız. Bir yazarı doğru olarak değerlendirmede neden başarısızlığa uğradığımızı anlamaya çalışırken, bir aydınlığa gereksinim duyarız — yalnız o yazar için değil, kendimiz için de. Yapıtlarından hoşlanmadığımız yazarları incelemek bize değerli deneyimler kazandırır. Yapıtlarından hoşlanmadığı büyük yazarların hepsini incelemeye hiç kimsenin zamanı yetmediğinden, bunlardan bir tanesi yeterli sayılabilir. Bu gözden geçirme süreci, hoşlanmadığımız şeyin ne olduğunu öğrenme uğraşı değil, o yapıtı anlama ve bu ilişki içinde kendimizi anlama çabasıdır. Zevk alma, eğer olacaksa, bu anlamadan sonra gelir.

Hiç de saklı olmayan nedenlerle benim Goethe konusunda birtakım güçlüklerim var. Benim gibi, Katolik kafa yapısı ile Kalvinist kalıtımı ve Püriten yaradılışı birleştirmiş biri için Goethe, üstesinden gelinecek önemli engeller taşır. Ama benim anladığıma göre engellerin bilinmesi, her ne kadar onları ortadan kaldırmazsa da, önemlerini azaltır. İrdelenmeyen ayırımlar, önyargıların karanlığından hiç kurtulamaz. Anlama ile hoşlanma birbiriyle sıkı sıkıya ilintili olduğundan, bir yazardan neden hoşlanmadığımızı ne kadar anlarsak, ondan hoşlanmaya o kadar yaklaşırız. Goethe’nin dehasını hiç yadsımadan, daha Şiirinin bir yabancı tarafından kolayca sindirilebilecek kısmı ile etkilenmeden, ondan hep tedirgin olmuşumdur. Zamanla anladım ki, Goethe ile çatışmam —şimdi önemlerini yitirmiş bulunan kişisel nedenceler (bahane) dışında— aslında onun yaşadığı çağla aramdaki çatışma idi; çünkü yıllar geçtikçe kendimi, hem Romantik Akıma, hem de Victoria Çağı ile XIX. yy. İngiliz ozanlarına yabancılaşmış bulmuştum. Kimi şiirlerden hoşlansam da, Coleridge dışında —Coleridge’i ozan olmaktan çok bir filozof, bir tanrıbilimci ve toplumsal düşünür olarak alıyorum— o dönemin yazarlarından kopmuş bulunuyordum. Tennyson’un, Browning’in, Arnold ve Meredith’in yaşam felsefeleri çelimsiz, dinsel inançlarının temelleri ise sakat görünüyordu. Ama çocukluğumu bu şiirle geçirmiştim ve bunlar bende iz bırakmıştı. Bir zamanlar bu ozanlardan çok etkilenmiştim. Benim öğrenebileceğim ve onların bana öğretebilecekleri kadarını onlardan öğrenmiştim. Goethe’ye gelince, o bir başka konuydu. Biraz önce değindiğim İngiliz ozanlarını ise, yaşam üzerine değişik görüşleri olaydı, büyük ozan sayabilirdim. Öte yandan, Goethe için doğru ve gerekli olan, yaptığına inanması ve yaptığı gibi davranmasıydı. Antipatinin üstesinden gelmek, bu hele Goethe gibi büyük bir kişiye karşı duyuluyorsa, bir insanın düşünce sınırlamalarından önemli ölçüde kurtulması demektir.

Goethe’ye karşı davranışımın değişimi üzerine bu kadar zaman harcamam bencil bir havailik gibi görünebilir. Bunu iki nedenle yapıyorum: Birincisi, Goethe üzerine ilk denemelerimdeki ufak tefek değinmeler çoğunlukla küçümseyici ve hınçla yazılmış olduğundan, içtensizlik kuşkularını gidermek ve şimdiki tutumumu haklı göstermek için, görüşlerimde geçirdiğim evrimi açıklamam gerekiyordu. İkincisi, durumu genelleştirmek daha yararlı olabilirdi. Kendi gelişmemi örnek alarak, bireyin öğreniminin gençlikte başladığını söylemiştim: Bu öğrenimi şiir alanında düşünürsek, genç adam, birinin ardından öteki yazarın Şiirinde, zevk içinde kendini yitirir sürüklenir gider. Sonuçta değişik yapıtları tanır ve onlardan tat almayı öğrenir. Giderek çok değişik karakterde yazarların etkisinde kalır. Zamanla olgunlaşır, eleştirel değerlendirmeleri gelişir. Artık yaptıklarından, düşünce ve imgelem başyapıtlarını araştırırken, olan bitenden bilinçlidir. Orta yaşlarımdan sonra ben iki değişiklik daha geçirdim. Bir yanda, yazınsal yeğlemlerim (tercih) daraldı: Daha az ozanla ilgilenmeye başladım. Öte yanda, içli dışlı olacak kadar iyice tanımadığım yazarlar olabileceğini düşünerek, ölmeden önce onlarla aramdaki sorunu çözmek istedim.

Birkaç yıl önce, Goethe’ye alışmak için bir çaba içine girmeyi düşünmeye başladım: Amacım bir haksızlığı onarmak değildi, çünkü insan bir ezinç (vicdan azabı) duymaksızın birçok yazınsal haksızlıklar yapabilirdi; daha çok kendi gelişmemin fırsatını kaçırmamayı düşünüyordum. Böyle bir olasılık suç işlemekle birdi. Bu duyguyu benimsemek önemli bir itiraftı. Kuşkusuz bu da, Goethe’nin Büyük Avrupalılardan biri olduğunu kabul etmekti. Umarım ki, okurlar şimdi iki konunun —alışma sorunu ve Büyük Avrupalı tanımı— kafamda nasıl birbirine girdiğini ve onlardan birine değmeden ötekini ele alamayacağımı göreceklerdir.

Bana öyle geliyor ki, bu tanıma en sağlam yaklaşım, bu ada yaraşırlığı evrensel olarak kabul edilen bir iki kişiden başlamak ve bunların ortaklaşa özelliklerini ele almaktır. İlkin, yaptığım seçimin sınırlarını ortaya koyacağım. Şiir benim, büyüklüğü en çok yetenekle yerine oturtacağım bir alan olduğu için, yalnız ozanları ele alacağım. İkinci olarak, bütün Latin ve Eski Yunan ozanlarını bunun dışında tutuyorum. Bunun nedeni, Theodor Haecker’in Vergilius üzerine yazdığı denemeye koyduğu başlıktan geliyor: Vergil, Vater des Abendlandes (Batının Babası, Vergilius). Roma ve Eski Yunanın büyük ozanları, İsrail peygamberleri gibi, Orta Çağ ve Modern Çağ Avrupalılarından çok, Avrupa’nın atalarıdır. Eski Yunan, Roma ve İsrail yazınlarındaki ortaklaşa kökenimizden ötürüdür ki, en azından bir «Avrupa Yazını» ndan söz edebiliriz. Ve Avrupa yazınının yaşaması atalarımıza sürekli saygı duymamıza bağlıdır. Bu konu şimdilik araştırmamın dışındadır. Sonra, kendi ülkelerinin ve dillerinin dışında etkileri çok önemli olan modern ozanları, amacıma uygun düşmediklerinden ele almıyorum. Byron, bir çağın ve o çağ için bütün Avrupa’nın ozanıydı. Amerika’nın yetiştirdiği, ardarda üç Fransız kuşağının üç ozanını etkileyen Edgar Poe, bir Avrupalı sayılır. Ama bu iki ozanın gerçek yerleri ve düzeyleri hep tartışma konusu olmuş ve olagelecektir de. Bunun için kendimi, nitelikleri bir tartışma konusu olmayan ozanlarla sınırlandırıyorum.

İlkin ölçütlerimizi koyalım: Bunlardan ikisi kuşkusuz süreklilik ve evrenselliktir. Avrupalı ozan, yalnız tarihte belli bir yer tutan kişi demek değildir: Onun yapıtı ardarda gelen kuşaklara zevk vermeli, yararlı olmalıdır. Etkisi yalnız tarihsel bir olgu olarak kalmamalı, bütün çağlarca değerli bulunmalıdır; her çağ onu değişik bir açıdan anlamalı ve yapıtını yeniden değerlendirmelidir. O, kendi ulusu ve dili için olduğu kadar, başkaları için de önemli olmalıdır. Kendi ulusu ve dilinin insanları onu, tam kendilerinden biri diye bağırlarına basar, dışarda kendilerini temsil eden biri sayarlar. Değişik ulusların ve çağların okurları için birçok değişik anlama gelebilir, ama önemini hiçbir ulus ya da kuşak yadsımaz. Böyle bir adamın sanatı üzerine yazılanlar Avrupa kafası tarihinin bir parçasını oluşturur.

Hiç kimse iki ayrı liste düzenleyip, birine büyük Avrupalı sayılan büyük ozanları, ötekine de bu ada yaraşmayanları koyamaz. Yapılacak şey, önce en küçük bir sayı üzerinde anlaşmak, bunların ortaklaşa özelliklerini saptamak, yaklaşık bir tanım bulmaya çalışmak ve öteki ozanları bu tanıma göre değerlendirmektir. Listeye girecek ÜÇ isim kuşkusuz şunlardır: Dante, Shakespeare ve Goethe.

Burada ölçüyü elden kaçırmamak için, bir ozan büyük olmadıkça, ona «büyük Avrupalı» dememeliyiz. Büyük Avrupalı olmayan büyük ozanlar bulunduğunu kabul etmeliyiz. Bir

yazın adamına Büyük Avrupalı dedik mi, yazınsal değerlendirmeyi aşıp, ayrıca tarihsel, toplumsal ve etik değerlendirme yapıyoruz, demektir. Goethe’yi, biraz daha genç İngiliz çağdaşı William Wordsworth ile karşılaştırınız. Wordsworth, kuşkusuz büyük bir ozandı; en iyi yapıtlarında yörüngesi Byron’unkinden çok yukarda ve Goethe’ninki kadar yüksekti. İngiliz Şiirine etkisi kesindi; adı bir döneme damgasını vurmuştu. Bununla birlikte, başka Avrupalı uluslara, kendi yurttaşlarına göründüğü gibi görünmez; dahası, kendi yurttaşlarına, Goethe’nin onlara göründüğü gibi de görünmez. Yine —burada biraz çekingen konuşmayalım— bana öyle geliyor ki, Hölderlin zaman zaman Goethe’den daha esinli idi, ama aynı düzeyde Avrupalı bir kişi değildi. İki tür ozanın aralarındaki ayrımın irdelenmesine girmek istemem: Bu bağlamda size anımsatmak isterim ki, eğer Dante, Shakespeare ve Goethe, kuşkuya yer vermeyecek biçimde Avrupalı iseler, bu onların yalnızca kendi dillerinde en büyük ozan olmalarından doğmamaktadır. Büyük ozan olmasalardı büyük Avrupalı da olamazlardı; ama onların Avrupalı olarak büyüklüğü, kendi dillerinin başka ozanlarına üstün olmalarından daha karmaşık, daha geniş bir şeydir.

Dante’nin değil ama, Shakespeare ve Goethe’nin durumlarında, yarattıkları iki büyük söylensel (mythical) kişiyi düşünmeden edemeyiz: Hamlet ve Faust. Bunlar artık Avrupa’nın simgesi olmuşlardır. Odysseia ve Don Kişot’la ortak olan yanları şu ki, her ne kadar kendi ülkeleri ile çok ilintili iseler de, hepimizin yurttaşı sayılırlar. Kim Odysseia’dan daha Yunan, Don Kişot’tan daha İspanyol, Hamlet’ten daha İngiliz ve Faust’ tan daha çok Alman olabilir? Öyle iken bunlar, bizim bileşimimize girmişler ve Avrupalıya, kendini kendisine anlatması için yardım etmişlerdir. Her ikisi de Avrupalı söylen-kahramanlar yarattıkları için, ama yalnız bunlar için, Shakespeare ile Goethe’yi Avrupalı adamlar olarak nitelemeye özenebiliriz. Oysa, Hamlet oyunu ve Faust dramı, Shakespeare ile Goethe’ nin kurdukları yapının ancak birer parçalarıdır. Bunlar yazarlarının tek yapıtları olsaydı, bu parçalar iyice küçülürdü. Goethe’ ye ve Shakespeare’e gerçek durumlarını kazandıran yalnız bir başyapıt değil, ömür boyu yarattıkları yapıtlardır. Öte yandan Cervantes, İspanyol yazınını bilmeyen bizler için, bir tek kitabın yazandır. Yapıtı büyük de olsa, Cervantes’in Goethe, Dante ve Shakespeare’in yanında yer almasına yeterli değildir. Don Kişot, «Avrupa yazınına» girmeye hak kazanmış, az sayıda kitaptan su götürmez biridir. Bu demektir ki, bu kitapları bilmeden —yalnız okuyarak değil, sindirerek— Avrupa soyundan hiç kimse gerçekten öğrenimli sayılamaz. Ama Avrupalı, Dante’yi, Shakespeare’i ve Goethe’yi bilmelidir, dediğimiz anlamda, öğrenimli Avrupalının Cervantes’i bilmesi gereklidir, diyemeyiz. Bir kitabın yazarı olarak Cervantes, ancak o kitabın kapsamı içinde kalır. Dante’nin, Shakespeare’in ve Goethe’ nin yapıtlarından hangi birini ayırıp da, işte bu, gerçek Dante’ yi, Shakespeare’i, ya da Goethe’yi bize veriyor, diyebiliriz? Cervantes’i, öteki üç yazan tanıdığımız kadar tanımıyoruz derken onu küçültmüyoruz. Her ne kadar, hakkında elimizde geniş belgeler bulunan, yapıtları alabildiğine çok olan Goethe’nin durumunda yapılması tehlikeli olacak kadar kolaysa da, yazarları kitaplarından ayırmak ve onları kişi olarak putlaştırmak gibi bir yanlışa girmek istemiyorum. Ben, yazılarında ve Avrupa deneyiminin bir parçası olarak kalmak üzere yarattıkları üç dünyada yaşayan yazarlardan söz ediyorum.

İlk olarak bu üç adamın yapıtlarında, hemen göze çarpar biçimde, şu ortaklaşa özellikleri bulduğumuzu söyleyebiliriz: Bolluk, Genlik ve Birlik. Bolluk: Üçü de çok sayıda yapıt verdi ve yazdıklarının hiçbiri gözardı edilemez. Genlik sözcüğü ile, her birinin çok geniş bir ilgi erimi, sevecenliği ve kavrayışı olduğunu belirtmek istiyorum. Değişik ilgileri, evrensel boyutlarda merak ve insanların çoğunun sahip olduğundan daha geniş özgüçleri vardır. Bir kısım insanın çok değişik yeteneği olur, kimi insanlar dinmez bir merak içinde bulunurlar. Dante, Shakespeare ve Goethe gibi adamların ilgileri ile meraklarını temel birlik belirler. Bunun tanımlanması zordur. Belki şöyle açıklanabilir: Eğer bu üç adamdan her birinin bize verdiği yaşamın kendisi, belli bir Avrupa çağının belli bakış açısından görülen dünya ve o çağda yaşayan belli bir insansa, birlik odur.

Dante ile Goethe’nin etkinlikleri ile ilgilerinin geniş kapsamı üzerinde uzun uzun durmaya gerek duymuyorum. Doğru, Shakespeare içinde bulunduğu koşulların etkisi ile, hep tiyatroya bağlı kaldı; ama bu çatı altında ele aldığı konularla oyun kişilerinin geniş erimi, tekniğindeki büyük değişiklikleri ve gelişmeyi, yeni sorunlar üzerine ardsız arasız atılışını düşünürsek, kabul etmeliyiz ki, hiç değilse bu bolluk ve genlik bakımından Shakespeare’in, dram ve oyun yazarı olarak ona eşit durumda olan birkaç yazardan da ayrı bir yeri vardır. Birlik’e gelince, sanırım Dante’nin tanrıbilimsel, siyasal, tinsel ve Şiirsel amaçlarının birliği, ayrıca açıklama gerektirmeyecek kadar bellidir. Shakespeare’in yapıtlarındaki birliğin, ilk oyunlarını bilmeden sonrakileri anlayamayacağımız kadar bütün olduğunu kendi deneyimlerime dayanarak öne sürebilirim; son oyunları bilinmeden de ilk oyunlarını anlamak olanaksızdır. Goethe’nin yapıtlarında birlik bulmak o kadar kolay değildir. İlkin, öteki iki yazarın yapıtlarından daha çok şaşırtıcı bir türlülüğü olduğundan; sonra da, itiraf ederim ki, bu çok geniş yapıtların çoğunu bilmiyorum, ya da üstünkörü biliyorum, bu yüzden de konuyu savunacak yetenekten yoksun bulunduğum için. İçtenlikle inanıyorum ki, yapıtlarını daha iyi bilseydim, onların birliği konusunda daha kesin konuşabilirdim. Ölçüt şudur: Bir yazarın her yapıtı ötekilerini anlamada bize yardım eder mi?

Nerede karşısına çıkılırsa çıkılsın, bu inanca arka çıkmayı göze alıyorum. Bütün ömrümce Goethe’nin bilimsel kuramlarını —bitki tipi, madenbilim ve renk üzerine— bilmediği alanlara giren çok meraklı bir insanın sevimli bir tuhaflığından başka bir şeye yormadım. Şimdi bile bu konulardaki yazılarını okumayı düşünmüyorum. İlkin, genellikle alaya alınması ve bu konularda okumuşların Goethe’nin görüşlerini kolayca yadsımaları beni, Goethe’nin haklı olmadığı ya da hiç değilse eleştirmenlerinin haklı olabileceği konusunda kuşku duymaya itti. Sonra,, birkaç yıl önce Goethe’nin görüşlerini savunan bir kitapla karşılaştım: Dr. Emst Lehrs’in Man or Matter’i. Dr. Lehrs’in Rudolph Steiner’in öğrencisi olduğu ve Steiner’in bilimde yerleşik ve geleneksel ölçütlere bağlı olmadığı biliniyordu. Ama bu konulara girmek beni ilgilendirmiyor. Dr. Lehrs şunu söylüyordu: Goethe’nin bilimsel görüşleri ile kendi düşsel yapıtı uyuşum içindeydi; her ikisinde aynı kavrayış bir anlatıma erişmek üzere çaba harcıyordu; şiirde esinlenmiş bilgelik diye kabul ettiğimiz şeyin bilimsel araştırma alanında saçma diye savılması doğru değildi. Bu noktaya bir başka bağlamda yeniden döneceğim, ama gülünç olmayı da göze alarak şunu söylemeliyim: Dr. Lehrs’ in Goethe’nin bilimsel yanı üzerine yazdıklarından sonra, sanıyorum Fawrt’un kimi parçalarını, özellikle Bölüm II’nin ilk sahnesini, eskiden olduğundan daha iyi anlıyorum; benden daha bilgili olanların söylediklerinin tersine, şimdi Bölüm Il’nin Bölüm I’den daha büyük bir yapıt olduğuna inanıyorum.

Hiç değilse şu bir gerçek ki, sözünü ettiğim üç adamı anlamak için, onların ilgi duyduğu her şeyi bilmeliyiz. Yazın eleştirisi, sürekli kendi sınırlarını tanımlaması gereken, sonra da, sürekli bu sınırları aşmaya çabalayan bir etkinliktir. Değişmez kural şudur: Yazın eleştirmeni kendi sınırlarını aştığında, yaptığı şeyin tam bilincinde olmalıdır. Tarınbilime, felsefeye, etike ve politikaya girmeden, Dante’yi, Shakespeare’i ve Goethe’yi öyle uzun boylu anlayamayız; hele Goethe’nin durumunda, elimizde «yasal belgeler» olmadan, gizli gizli bilimin yasak topraklarına dalmalıyız.

Bu noktaya kadar söylediğim şudur: Dante’nin, Shakespeare’in ve Goethe’nin yapıtlarında Bolluk, Genlik ve Birlik vardır. Bunların üç büyük Avrupalı olduğunu kabul ettikten sonra, bir başka yazara da büyük Avrupalı diyebilmemiz için, ilkin bu özellikleri onda aramamız gerekir. Bir yazar Bolluk, Genlik ve Birlik özelliklerini taşıdığı halde, yine büyük Avrupalı olmayabilir. Sanıyorum başka bir olumlu nitelik daha gerekli bunun için. Son soruna yaklaşmadan önce bir de evrensellik terimini ele alalım.

Elimizdeki üç örnekten biçersek, Avrupalı yazarın, pek az istisna ile, en az asıl kendi ülkelerinin insanlarına seslenme durumunda bulunan daha küçük yazarlar kadar, kendi ülkelerinin insanı olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Dahası, Dante, Shakespeare ve Goethe tam İtalyan, tam İngiliz ve tam Alman oldukları gibi, aynı zamanda doğdukları bölgelerin de temsilcileridirler. Ama her birinde, kendi ülkesinin insanının algıladığı çok şey varsa da, onların yerliliği seslenişlerinin yaygınlığım, evrenselliğini sınırlamaz. Yerlilikleri somutluklarından gelir: İnsan olmanın bir koşulu yeryüzünde belli bir bölgeden kopup gelmeyi gerektirir; böyle bir deha taşıyan insanlarsa ötekilerden daha bilinçlidir. Hiçbir ülkeye bağlı olmayan Avrupalı soyut bir kişidir — hiçbir çizgisi olmayan bomboş bir yüzdür ve bütün dilleri ne yerlisi gibi konuşur ne de yabancı gibi. Oysa ozan en az soyutlanabilen bireydir, çünkü bir dili olmadan yapamaz. Dahası, bir başka dili eşit olgunlukta öğrenmesi de beklenemez; çünkü kendi dilinin kaynaklarını araştırmak bütün ömrünü alır. Kendi halkına bağlanması ona dayanması ve onu temsil etmesi, her ne kadar bu bağıntıdan soylu bir yurtseverlik doğarsa da, aşırı bir yurtseverlik diye nitelenmemelidir. Bu, ozanın yurttaşlarının yurtseverlik duygulan ile belki tam bir zıtlık içinde bulunduğu bir bağıntıdır.

Avrupalı ozan, yapıtının başka dile çevrilmesi, yalnız kendi yurttaşları için önem taşıyan yazılar yazmış ozanların yapıtlarım çevirmekten daha kolay olan ozan değildir. Yapıtının daha çevrilebilir oluşu şundandır: Örneğin Shakespeare gibi 'bir yazarı başka dile çevirince, daha az önemli bir İngiliz ozanının çevrilişindeki kadar özgün değerini yitirir; ama Shakespeare’in özgün değeri büyük olduğundan, geri kalan yine de büyüktür. Çevrilebilen nedir? Öykü mü? Oyun kurgusunu? Bir önerme mi? Bir imge mi? Bir başka dile çevrilemeyen, sözcüklerin söylenişinden gelen tikel etkiler, sözcüklerin müziği ve bu müziğin içerdiği anlamdır. Abla burada sorunun kökenine daha inemedik; yalnızca bir ozanı çevrilebilir yapan şeyin ne olduğunu belirlemeye çalıştık. Başka ozanların bu düzeye ulaşmadığı bilinci içinde, Dante, Shakespeare ve Goethe’nin, yalnız ülkelerinin insanlarına değil, bütün Avrupalılara ait olduğunun nedenine daha parmak basamadık.

Sanıyorum çok güçlüğe uğramadan şu apaçık karşıtlamı (paradox) benimseyebiliriz: Avrupalı ozan aynı zamanda, yalnız kendi yurttaşlarının beğendiği ozandan daha az değil, daha önemli yönde, belli bir soyun, ülkenin ve yerel ekinin insanıdır. Böyle bir ozan, hangi ulustan gelirse gelsin, kendi halkının en büyük temsilcisi olduğu gibi, bizim de yurttaşımız sayılır. Böyle biri, kendi yurttaşlarına birbirlerini anlamada, başka uluslara da, kendi halklarını anlamada yardımcı olur. Ama ozanın içinde bulunduğu çağı ne yolda temsil ettiği sorusunu yanıtlamak oldukça zordur. Kendi çağını, ardından gelen bütün çağlar boyunca öneminden yitirmeksizin, ne yolda temsil etmektedir?

Yukarıdaki düşüncelerden çıkan sonuç şudur: Bir kişi «Avrupalı» ozan olmadan nasıl büyük ozan olabiliyorsa, hem kendi halkını temsil ediyor, hem de öteki uluslarla ilgileniyorsa, o kişi zamanının temsilcisi olduğu gibi, kendi çağlarını anlamaları yönünde bir yardımcı olmak üzere, başka zamanlar için de önem taşır. Ama, daha önce söylemeye çalıştığım gibi, biz Dante, Shakespeare ve Goethe ile, yalnız ülkeleri, dil ve soyları bakımından değil, zamanla bağımlı olmayarak, dolaysız ilgileniyoruz. Her öğrenimli Avrupalı, dil, uyruk, kalıtım ve doğmuş olduğu çağa bakmaksızın şu soruyu kendine sormalı: «Dante, Shakespeare ve Goethe doğrudan doğruya bana ne diyor ve ben bunu nasıl yanıtlayayım?» İşte, bu dolaysız yüzyüze gelişin önemi çok büyüktür. Sözcüğü tam anlamında alırsak, bir dönemin gerçek «temsilcisi» olan kişi, tıpkı bir ulusun temsilcisi gibi, ne çok büyük ne de çok küçük olan bir adamdır. Bunu, onun l’homme moyen sensuel olduğu anlamında söylemiyorum. Eğer bir adam önemsizse, ancak önemsiz bir dönemi temsil edebilir; böyle bir dönem de tarihte iz bile bırakmaz. Öte yandan, gerçekten büyük bir adamın çarpıcı ayrıcalığı da, onun o dönemin yalnız «temsilcisi» olmasından bizi kuşkuya düşürür. Bu üç adamımızı tümüyle çağlarının temsilcileri diye alsak, sanıyorum çağlan ile sınırlı olmadıklarını görürüz. Çünkü bir adamın çağının temsilcisi olmaması, onun çağının önünde ya da gerisinde kalmasıyla sınırlı değildir; çağının üzerinde bulunan da o çağın temsilcisi sayılmaz. Bu tür kişilerin çağlarının bütün düşünlerini paylaştıklarını sanmamalıyız. Sorunların tartışıldığı dili paylaşırlar, ama o çağın geçerli çözümlerini yadsıyabilirler. Toplumsal ve kamusal yaşamlarını sürdürürler, ama çoğunluktan hep ayrı düşerler. Onların temsilciliği, eğer temsil ediyorlarsa, bizim duyduğumuz, ama formülleştiremediğimiz bir şeydir.

Bir insan olarak Dante üzerine bilmediğimiz çok şey var; Shakespeare üzerine bildiklerimiz de çok azdır. Goethe’nin yaşam öyküsünü ise oldukça biliyoruz. İtiraf ederim ki ben, Goethe’yi çok iyi tanıyanlardan biri değilim. Ama gerek yazılarından, gerekse onun üzerine yazılanlardan, Goethe üzerine ne kadar bilgim arttıysa, onu çağı ile o kadar az özdeşleştirir oldum. Kimileyin onu kendi çağma bütünüyle ters düşmüş gördüm; o kadar bütünüyle ki, neredeyse bir yanlış anlamaya kapıldığımı sandım. Bana öyle geliyor ki, bir çoklarından çok değişik düzeylerde tam ve bilinçli bir yaşam sürdü. Özel danışman, küçük salonların gözde adamı, resim, kabartma ve basılı kağıt koleksiyoncusu, aynı zamanda Messina’da deprem olduğu için Weimar’da üzüntü içinde bekleyen adamdı. Dr. Lehrs’ in daha önce değindiğim kitabından sonra Faust’un kimi bölümlerini yeniden okuyunca, «Doğa»nın hem Goethe" hem de Wordsworth için aynı şey olduğunu sezinledim. Benim tanımadiğim doğayı, onların deneyimleri ile yaşadıklarını ve her ikisinin de, üstün söyleyiş yetenekli kişilerin bile betimleyemediği şeyi anlatmaya çalıştıklarını gördüm. Geçenlerde biri William Blake’in posta kartına basılı bir portresini bana gönderdi. Bu, benim ve herkesin bildiği bir resimdi. Resmi, şömine üzerinde bulunan Goethe’nin resminin yanına astım; her ikisinin gözlerinde okunan benzer bir anlatım hemen göze çarpıyordu. Blake’in bakışları içinde bulunduğumuz dünyanın dışına dönük, Goethe’ninkilerse, ressamın gözlemine göre, her iki dünya ile uyuşum içindeydi. Blake kendi çağının önde gelen kimi görüşlerini yadsımıştı. Görüyorsunuz Farbenlehre’den (renk dersi) ve UrPflanze’den (bitki kökeni) bir türlü sıyrılamıyorum. Acaba Goethe mi haklıydı yoksa bilim adamları mı? Ya da, Goethe bilim adamlarını yanlış bulduğunda, bilim adamları da Goethe’yi yanlış bulduklarında mı yanılıyordu? Acaba Goethe, ne yaptığını iyice bilmeden, XIX ve XX. yy.’larda egemen olan bilinçten ayrı bir tip bilincin savını öne sürüyor olabilir miydi? Eğer böyle ise, Goethe bir dehanın olabileceği kadar kendi çağının temsilciliğinden uzaktı. Belki zaman gelecek, bilim adamlarının görüşünden çok Goethe’nin evrene bakışından yana yerimizi alacağız — hele «Tanrının giysisi» nin bilimsel el yordamları ile paramparça olduğu gözlerimizin önündeyken.

Goethe gerçekten çağının adamıydı. Şu gerçeği görmezden gelemez ve yabana atamayız ki, ozanlara o rol verildiği sürece, Dante, Shakespeare ve Goethe, her biri modem Avrupa tarihinin bir döneminde yerini alacaktır. Unutmayalım ki, bir çağdan söz ederken onu, temsilcisi diye bellediğimiz bir adama bakarak düşünüyoruz; oysa, o adamın çağı ile aynı ölçüde önemli olan kavgasını unutuyoruz. Burada şu «temsilci» sözcüğünü kullanırken daha bir ölçülü olmakta yarar var; çünkü bu tür adamlara uygulandı mı tehlikeli olur. Halkının «temsilcisi» olan biri halkını kıyasıya eleştirebilir ve bu yüzden dışlanabilir; zamanının «temsilcisi» olan insan, zamanının en yaygın inançlarına karşı çıkmış biri de olabilir.

Buraya kadar, önce bir ozanı seçtiğimiz kimselerin arasına almamızı engelleyen kusurlu nitelikleri tanımaya çalıştık; sonra da bir dilin, bir yerin ya da bir çağın «temsilciliğinin» bir özellik olarak alınması için, ne anlamda kullanılması gerektiğini tanımladık. Şimdi de şu soruyu soralım: Çeviride kalıcı olan nitelik nedir? Zamanı ve yeri aşan, insandan insana ve herhangi bir yerde ve zamanda okurlar arasında, doğrudan doğruya bir algılama uyandıran kalıcı niteliği nedir? Bu, değişik ölçülerde de olabilir; çünkü «Avrupalı» ozan yalnız Dante, Shakespeare ve Goethe değildir. Ama çok değişik insanlarca ayırdına varılabilecek bir şey olmak zorundadır. Çünkü başlangıçta söylediğim gibi, böyle bir ozanın yapıtlarından haberi olmayan Avrupalıya öğrenimli denemez — ister ozanın dili kendi dili olsun, ister öğrendiği yabancı dilden ya da bir çeviriden onu okumuş olsun. Dil konusunda bilgisizliği, ozanı tanıyıp beğenmesini pek az engelleyebilir, hele yapıtını tanımamasının özürü hiç olamaz.

Şimdi söyleyeceğim sözcük bir çoklarına beklenmedik gelebilir. Bu Bilgelik’tir. Gerçekten, tanımlanması bundan olanaksız, anlaşılması bundan güç başka sözcük yoktur. Bilgeliğin ne olduğunu anlamak için önce aklı başında olmak gerekir. Ben bunu bir dereceye kadar anlıyorum. Böylesi, akıllı olmadığını bilen, ama yirmi yıl öncekine göre daha akıllı olduğuna inanan birinin durumudur. Yirmi yıl önce diyorum, çünkü 1933’te yazdığım bir tümceyi alıntılamak sıkıntısı içindeyim. Tümce şu:

«Goethe için hem şiirle hem de felsefe ile biraz uğraştı, ama hiçbirinde başarıya ulaşamadı, demek belki daha doğrudur. Onun gerçek rolü bir La Rochefoucauld, bir La Bruyere, bir Vauvenargues (Vovnarg) gibi geniş deneyimli ve bilge bir adamın rolü idi.»

Bu tümcenin bulunduğu parçayı yazdıktan sonra hiç okumadım. Düzyazılarımı yeniden okumakta büyük sıkıntı çekerim. Tümceyi yakınlarda Michael Hamburger’in Hölderlin’in şiirlerini çevirdiği kitabın önsözünde gördüm. Hamburger tümcenin benim olduğunu söylemişse doğrudur; ne söylediğini bilen biridir, karşı çıkamam. İlginç bir tümce bu alıntı. İlginç çünkü birkaç sözcük içinde birçok yanlış içeriyor, bir de gerçeğe parmak basıyor. Gerçek, Goethe’nin bilge oluşu. Ama üzerinde özellikle durmak istediğim yanlış, bilgeliğin dünyalık bilgelikle özdeş tutulmasıdır. «Geniş deneyimli» bir adamın bilgeliğinin pek dar çerçeveli bir bilgelik olduğunu söylemem La Rochefoucauld’ya olan hayranlığımı eksiltmez; ama hiç değilse şimdi, bu iki tür bilgeliği eskiden olduğu gibi birbirine karıştırmıyorum. Bir tinsel bilgelik var, bir de dünyalık. İkinci tür bilgelik, kavrayamadığı şeyleri umursamaz, ya da oranlamaya bırakırsa, en sonunda budalalığa dönüşür. Salt tinsel bilgelik bu dünyanın sorunlarına yardımcı olmayabilir. Bir insandan «akıllı» diye söz etmiş ve bu bağlamda yalnız bir tür bilgeliği amaçlamışsak, sanıyorum ki, genel olarak o adamın başkalarından daha büyük bilge olduğunu demek istemişizdir. İşte, bunu Goethe için söyleyebiliriz. Onun giremediği bilgelik alanları bulunabilir; ama ben onun eksikliklerini bulup çıkarmaktan çok, sahip olduğu bilgeliği anlamaya ilgi duyuyorum.

Kendi kendime karşı alıntıladığım tümcede, şimdi değindiğimden başka bir yanlış daha gözden kaçmamıştır. Tümce ayrıca bilgeliğin, özdeyişlerle ve ermiş sözleri ile anlatılabilir bir şey olduğunu, düşüncelerde yaşayan ama söze dökülmeyenlerle bütün bu ermiş sözlerin ve özdeyişlerin toplamının insanın bilgeliğini oluşturduğunu anımsatmaktadır. Bunlar bilgeliğin gerçekten işareti olabilir ve bir bilgenin sözlerinin incelenmesi, okurun kavrayabileceği bir bilgeliğin gelişmesine katkıda bulunabilir. Ama sonuncu tür bilgelik ermiş sözlerinin toplamından, tinsel Bilgelik ise insan ruhunda gerçekleşen bilgelikten daha büyüktür.

Bilgelik övünecek,

Ve ululanacak halkın ortasında.

En güçlünün toplantısında ağzını açıp,

Gücüne karşı utkuya ulaşacak.

—İncil, Ecclus. 23—

İnsanın bilgeliği hem dinginliğinde, hem de sözlerinde yaşar. Sina’lı Philotheus şöyle diyor: «Dingin kafalı insanlar ender görülür.»[3] Bilgelik nesnelerin, gerçekten yaşayan şeylerin ve insan yüreğinin doğasını anlamak için, deneyimle olgunlaşan ve uygulamaya konan doğal bir sezgi hüneridir. Kimi insanlarda ara sıra, düzensiz ya da ömür boyunca bir kez, tek bir deneyimin sevinci ya da ürküntüsü içinde görülür. Goethe gibi bir adamda ise sürekli, aksamadan, erinç içinde bulunur. Bir yanda yalnız dünyalık bilgenin, öte yanda görüş yeğinliği derinlere inip yükseklere çıkan kimsenin zıddına, akıllı kişinin bilgeliği tinsel kaynaklardan gelir; o, anlamaya deneyimlerden yararlanarak varmıştır; karakterleri, huyları, uyumları ve içinde bulundukları koşulları ayrı insanları anlayarak, başkalarını korumayı ve esirgemeyi öğrenmiştir. Böyle adamların çok değişik inançları olur; kimileyin bağlandıkları doktrinlerden hatta tiksiniriz; ama bir kez bilgeliği izlemeye koyulduğumuz için onları anlamaya çalışmalıyız.

Bu nedenle inanıyorum ki, bilgelik duyuran yapıtından ötürü bir yazar, en sonunda «büyük Avrupalılar» sınıfına girer: yine bu bilgelik nedeni iledir ki, hepimizin ortak yurttaşı olur. Daha önce söylediğim gibi, anlaşılması kolay olmayabilir; yorumlamada bir başkası kadar güçlük çıkarabilir. Ama Dante’ yi, Shakespeare’i ve Goethe’yi asıllarından okuyacak kadar dil bilgisi olmayan bir yabancı, onları çevirilerden okurken, birçok büyük ozanımızın yapıtları için söyleyebileceği gibi kalkıp, «Şu İtalyanlar, İngilizler ya da Almanlar da bu yazarda hayran olacak ne bulurlar, sanki?» diye sormaz. Burada ozanların bilgeliğini şiirden ayrı bir şeymiş gibi düşündüğüm ve yabancıların, sonuncu olmaksızın birinciden zevk aldığını anımsattığım sanılmasın. Bilgelik şiiri yapan ana öğedir; ondan bilgelik diye yararlanmak için, onu şiir gibi kavramak gereklidir. Yabancı okur bilgeliği özümserken şiirden de etkilenir. Eğer okur onu şiir olarak kavramamışsa, iletilemeyen şey Şiirin bilgeliğidir de onun için.

Burada iki nedenle yanıtlanması zorunlu bir soru ortaya çıkıyor: Birincisi, yıllar önce bir başka biçimde sorduğum bu soruya verdiğim yanıtı şimdi pek doyurucu bulmayışım; İkincisi, düşüncelerine çok saygı duyduğum felsefe eleştirmeni, Cardiff’ten Prof. Erich Heller de geçenlerde aynı soruyu sorduğu için. Yazarın yollama yaptığım kitabı The Disinherited Minds ve özellikle Rilke ve Nietzsche üzerine olan bölümüdür. Prof. Heller, yıllarca önce Thought and Belief in Poetry (Şiirde Düşünce ve İnanç) adı altında belirttiğim kimi düşüncelerimi, çok sert değil, ama gözümün yaşma bakmadan eleştiriyordu. Bu düşüncelerden bir kısmını bugün artık savunmam; bir kısmını da, kimi koşullar altında ya da başka bir biçimde yazarak yineleyebilirim. Dr. Heller’in de kabul ettiği gibi, Goethe ile paylaştığım öteki yanlışlar üzerindeki eleştirileri karşısında boyun eğmem. Sorun şiirde «düşünlerin» yeri ve ozanın «felsefesi» ya da inanç dizgesi üzerinedir. Şiirinde belli bir felsefeyi anlattığı zaman, ozanın o felsefeye inanması beklenmeli mi, yoksa haklı olarak bunu şiir için yalnız bir gereç olarak kullanabilir mi? Dahası, şiirden tam bir tat alması için okurun aynı felsefeyi benimsemesi gerekli bir koşul mudur?

Geçmişte bu konu üzerine yazdıklarımdan çıkan sonuca göre ozan, Şiirinde kullanmak üzere seçtiği felsefi görüşe inanmak zorunda değildir; buna karşı çıkan Prof. Heller, hiç kuşkusuz çok haklıdır. Çünkü böyle bir durum içtensizliğin doğrulanması anlamına gelir; birtakım teknik becerileri dışında, bütün Şiirsel değerleri yıkar, yok eder. Lucretius’un, Şiirsel amaçla kullanmak üzere, yanlış olduğunu bile bile bir evrenbilim seçtiğini, Dante’nin Purgatorio’dakı birkaç güzel kantoya gereç sağlamak için Aristoteles’den ve Skolastiklerden edindiği felsefeye inanmadığını söylemek, yazdıkları şiirlerin topunu kullanılmaz şeyler saymakla birdir. Bana kalırsa Prof. Heller, tartıştığı tikel durumu genelleştirerek gereğinden çok yalınlaştırmıştır. Denemesinde, Rilke’nin yalnız gençliğinde Nietzsche’nin derin etkisi altında bulunmadığını, en olgun şiirlerinde beliren yaşam görüşünün de, Nietzsche’nin felsefesinin Şiirsel bir eşiti olduğunu göstermeye çalışıyordu. Rilke’nin Nietzsche ile ilişkisi konusunda Dr. Heller’in çok önemli bir düğümü çözdüğünü söylemeye hemen hazırım.

Felsefi inanç karşısında Şiirsel inanç sorununu, ozanın bir felsefe dizgesine karşı davranışının doğasını (inancının ya da Annahme’sinın «kabul») araştırmaya kalkmak bizi konumuzun dışına çıkarır. Araştırmamızla ilintili olan şeyse, Şiirin okurundan beklenen inançtır. Anladığım kadarı ile Dr. Heller, eğer okur şiirden bir tat alacaksa, ozanın felsefesini benimsemelidir, demeye getiriyor. Sanıyorum Dr. Heller, parlak bir eleştirmen olan Hans Egon Holthusen’nin Rilke üzerine yargılarını bu nedenle eleştirmektedir. «Eğer düşünleri (Rilke’nin) baştanbaşa şarlatanlık olsa,» diyor Dr. Heller, «ya da Holthusen’in Rilke üzerine kitabında[4] söylediği gibi, onlar baştanbaşa yanlış olsaydı, bize insanların doğru ve yanlış yanlarını bildiren sezgi mantığı ile çelişircesine, Şiirin onun anladığı gibi büyük şiir olma şansı hemen hemen kalmazdı.»

Dr. Heller daha da ileri giderek diyor ki: «Eğer düşünler insanın gerçek imgesinin çarpık görüntüsü olacak kadar yanlışsa, artık geriye şiir diye bir şey kalmaz.» Öyle görünüyor ki, şu tuhaf sonuca sürüklenmiş bulunuyoruz: Kendisine artık bir şiir kalmadığı için Holthusen, Rilke’nin Şiirinden hoşlandığını hayal ederken bir yanılgı içindedir. Öte yandan, Dr. Heller dayanılmaz bir durumu kabullenmeye sürüklenmiştir: Bu «birçok Hıristiyanın duymasını ya da en azından, kendi inançlarının gerçeği ile uyuşmayan birçok gerçeği doğru diye duymamasını engelleyen anlaşmazlık» durumudur. Bunlar yalnız uyuşmaz görünmekle kalmaz, gerçekten uyuşmazlar! Ama «uyuşmaz gerçekler»in gerçeğini duyarsak, bu gerçek duygusu bütünüyle aldatıcı olmaz mı? Ben Holthusen gibi düşünüyorum. Yoksa, o yanlış, Dr. Heller doğru söylüyorsa, Rilke’nin Şiirinden, bir yanlış anlama içinde zevk almaya çalışmaktan başka elimden ne gelir!

Sapa bir yoldan yürüyerek, bir ozanın felsefesi ile bilgeliği arasına bir ayrım konmasını amaçlıyorum. Böyle bir ayırım çizgisi çizilmedikçe, kimi çok büyük ozanların üstün değerlerine gözlerimi kapamak durumunda kalırım. Ama önce bir ozanın felsefesinin kabul edilmesi ile Şiirinden tat alınması arasındaki ilişki üzerine bir kuram önermeye girişeceğim.

Sanıyorum en iyisi, ozanın felsefesini değil, felsefi şiir denilen şeyin felsefesini akıldan çıkarmamaktır; çünkü bu felsefe ozanın gelişmesi ile değişikliğe uğrayabilir. Elimizde üç örnek var: Bhagavadgita; Lucretius’un Dererum naturae ve Dante’ nin Divina Commedia (Tanrısal Komedya)’sı. Amacımız bakımından Dante’nin yapıtı ötekilerden daha elverişli görünmektedir; çünkü Tanrısal Komedya Batı dünyasının tanrıbilimsel doktrini üzerine oturtulmuştur ve bu doktrine bugün de birçok insan inanmaktadır. Bu üç şiir birbirinden dağlar kadar ayrı üç dünya görüşünü temsil eder. Başka ayrımları bir yana koyarsak Bhagavadgita’nın gerek dil, gerekse ekin yönünden çok uzağımda olması ve Dante’nin bana Lucretius’dan daha yakın bulunması gerçekleri karşısında, bir Hıristiyan olarak Dante’nin Şiirini ötekilerden çok daha iyi anlayabileceğim sonucu ortaya çıkıyordu. Roma Katoliği olsaydım, doğal olarak şiiri belki daha iyi anlayabilirdim. Bhagavadgita (Holy Song «Kutsal Şarkı») gibi bir Hint yiğitlemesine, ya da Lucretius’un Şiirine yaklaşırken bana öyle geliyor ki, Coleridge’in sözleri ile söylersem, yalnız inançsızlığımı askıya almakla kalmıyor, bir de kendimi inançlı yerine koymaya çalışıyorum. Bu, eleştiri etkinliğimin iki evresinden yalnız biri. İkincisinde bağlantılarımdan çözülüp, şiire inançlarımın dışından bakıyorum. Eğer şiir inançlarımın çok uzağında ise, o durumda en bilinçli olduğum çaba, yakın bir coşku ilişkisine girmek üzere, kendimi şiirle özdeşleştirme çabası idi. Yok, şiir kendi inançlarıma çok yakın düşüyorsa, o zaman da en bilinçli çabam ondan çözülmek oluyordu. Tanrısal Komedya’da bir tür denge buluyordum. İncil’in Peygamberler ve Gospeller gibi şiirsel bölümlerinde daha çok çözülme çabası içine girerim. Bu, «İncili yazınsal bir yapıt» gibi beğenme çabasıdır. Gerçekten, bizim Kral James Yetkili çevirisi olsun, Martin Luther’in çevirisi olsun, her ikisi de yazınımızın parçalarıdır. İşte çözülmenin en güç olanı da budur. Duinese Elegies ile kendimi tam öteki uçta bulurum. Sözlerin güzelliği, koşuğun müziği ile sürüklenirim; benim için hem güç hem de tatsız olan düşünceye girmek amacıyla kendimi bir iyi zorlamam gerekir.

Bu ritmik açılıp kapanmalar, bu ileri geri gidişler, yaklaşma ve uzaklaşmalar ya da özdeşleştirme ve ayırt etmeler içinde biçim ve içerik terimlerini kullanmamaya ne kadar özen gösterdiğim gözünüzden kaçmamıştır. İçerik olmadan biçimi beğenmek, biçimi gözardı edip içerikten hoşlanmak aldatıcı bir görüştür. Bir Şiirin içeriğini görmezden gelirsek biçiminden tat alamayız; bunun gibi, biçimi umursamazsak içeriği kavrayanlayız. Çünkü bir Şiirin anlamı, o Şiirin yalnızca sözcüklerinde bulunur. Şimdiye kadar söylediklerimizde içeriğin bütünü ile ilgilenmedik. İçeriği yalnızca, bir felsefe dizgesi, başka sözcüklerle formülleştirilebilir «düşünler», kendisine her zaman kabul edilebilir bir seçenek dizge bulunabilen düşünler dizgesi bağlamında ele aldık. Şu felsefi dizgeyi benimsemeliyiz: Dinden yola çıkan ama bütünü ile bize iğrenç gelen ya da bir felsefeden gelen, ama bize düpedüz bir saçma gibi görünen bir şiir, hiçbir zaman şiir olarak ortaya çıkmamalıdır. Yoksa, eşit kavrayışta ve duyarlıkta iki okur bir büyük şiire yaklaşırken, biri yazarın felsefi inancının başlangıç noktasından, öteki bir başka felsefenin başlangıç noktasından yola çıkarak, bir gün hiç ulaşamayacakları, beğenilerinin çakıştığı noktaya yürüyecekler, demektir. Bu nedenle, Prof. Heller ile Holthusen’in Rilke üzerine beğenilerini paylaşacakları bir noktaya hemen hemen varmaları beklenebilir.

Bu çözümlemeye salt çözümleme olsun diye değil, büyük şiirde benimseyeceğimiz ya da yadsıyacağımız «düşünler» den daha çok şey bulunduğu ve bunların bir biçim içinde sunulmasıyladır ki, sanat yapıtının oluştuğu sonucuna ulaşmak amacıyla giriştim. Dante’nin, Shakespeare’in ve Goethe’nin «felsefe»leri ya da dinsel inançlarını benimsesek de benimsemesek de Bilgeliklerini kabul edebiliriz. Salt Bilgeliği öğrenmek amacıyla sık sık bu üç adama başvurmak durumundayız. Bunlardan birini cana yakın bulmadığımız için, ondan yüz çevirmemizi ve ona ilgisiz kalmamızı, onlar bilge kişiler olduğundan yenmeye çalışmalıyız. Dünya yüzündeki dinlerden olsun, felsefe dizgelerinden olsun birinin doğru, ötekilerinin ise yanlış olduğuna inanmalıyız. Ama Bilgelik Logos zunos’dur, her yerde, herkes için birdir. Böyle olmasaydı, bir Avrupalı Upanishad’lardan8 Budist Nikaya’lardan ne kazanacaktı? Belki aydınsal bir alıştırma, bir merak giderme ya da Doğu yemeğini tatmanın verdiği ilginç duyu. Bilgelik tam tanımlanamaz demiştim. Goethe’nin Bilgeliği nedir? Daha önce değindiğim gibi, düzyazı ya da şiir, Goethe’nin söyleyişleri onun bilgeliğinin ancak örneklerle açıklanmasıdır: Bir büyük yazarın bilgeliğinin en iyi kanıtı, yapıtları ile uzun boylu tanıştıktan sonra, şöyle söyleyebilen kimselerin tanıklığıdır: «Onunla bir süre birlikte olduktan sonra, ben de kendimi bilge bir kişi gibi duyuyorum.» Bilgelik mantık önermelerinden daha derin bir düzeyde iletilebileceği için, bilgeliğin iletişiminde bütün diller yetersiz kalır; belki bilgeliği iletmeye en yeterli dil şiir dilidir. Büyük bir ozanın bilgeliği yapıtlarında saklıdır; bilgeliğin ayırdına varırken, kendimiz de daha akıllı oluruz. Goethe’nin en bilge kişilerden biri olduğunu uzun zaman önce söyledim; büyük lirik bir ozan olduğunu da nicedir biliyorum. Ama en üst düzey ozanlarda şiirle bilgeliğin birbirinden ayrılmaz şeyler olduğunun, kendim de bir parça akıllandıktan sonra, ayırdına vardım. Yeniden şöminenin üstündeki Goethe’nin yüz çizgilerine dalıyorum. Onu ve öteki iki ozanı yarışılmaz büyük Avrupalılar olarak adlandırdım. Bu üç adamı tür olarak değil, derece bakımından, ayrı bir demet gibi düşündüğümü yazıyı bitirmeden size anımsatmak isterim. Ayrıca, belleğimizin en canlı bölmelerinde yer etmiş başkaları da var ki, bunlar daha aşağı düzeyde de olsalar o demetin içindedirler. Avrupa ekinimizin gelecekte de yaşamasının bir ölçüsü, Avrupalı ulusların bu tür ozanları yetiştirebilme yeteneğidir. Eğer gün gelir de «Avrupa yazını» terimi anlamını yitirirse, o zaman ulusal yazınlarımız ve dillerimiz de yiter, yok olur.

 

[1]        Hanseatik Goethe Ödülü’nün verilmesi ile ilgili olarak, 1955 Mayısında, Hamburg Üniversitesi’nde yapılan konuşma.

[2]        Bana verilen bilgiye göre ressam, o zaman Weimar’a giden genç bir adam olan Maclise idi.

[3]        Josef Pieper’in Über das Schıveigen Goethes (Goethe’nin Suskunluğu Üzerine) Kösel-Verlag, München, adlı denemesini burada anmak yerinde olur.

[4]        Rilke: H. E. Holthusen. Bowes & Bowes, Cambridge. Dr. Heller’in yayımladığı Studies in Modern European Literatüre and Thought adlı çok seçkin bir dizide çıkmıştır. Holthusen’in denemesinde tartışma konusu olan, ama Heller’in alıntılamadığı paragrafın aslı şöyledir: “Değişmeceli anlatımının ve gökçebilimsel bağlamının somut canlılığından soyutlanır da, bir felsefe doktrini gibi ele alınırsa, Rilke’nin “düşünleri” yanlıştır. “Yanlış” ve "doğru” düşünleri arasında bir ayırım yapmak için nesnel olarak geçerli bir ölçütün, düşün kümelerini insanın varlığı ile uyuşum içinde yönlendiren sezgisel bir mantığın, kısacası yanlış düşünleri doğru olanlardan ayırmamızı sağlayacak aydınsal bir dengenin bulunduğunu varsayarsak bu sav geçerlidir. Ölümü tekçi (monist) bir duygu ile yenmek olanağı bulunmadığından, “benim kendi ölümüm” gibi bir düşün yanlıştır. Ölüm bütün olarak bizim dışımızda hep varolduğu için, bize yabancı olan bir şeyi yenmek, insan gerçeğine insandan üstün bir gerçekle saldırmaktır. Sahip olmayı amaçlamayan aşk yanlıştır: Dünyanın ululanması, gözde büyütülmesi, yaratıcı yokken yaratma, deneyi aşmaksızın (transcendence) deneyde içkin kalma (immanence) bütün aşkın (transcendent) gerçeklerin içkin (imminent) bir bütüne başkalaşması (metamorphosis), Tanrının içte, tinsel yaşamda eritilmesi, Tanrının kişiliğinin en yeğin duygularda çözünmesi, Onun duygularla adlandırılması; sözün kısası bütün “görünmez” ve “söylenemez” sözcükler de öyledir. Bütün bu düşünler peygamber savları gibi yanlıştır. Nietzsche üzerine —Üstün -İnsanın Öncesiz ve Sonsuz Yeniden Doğuşu— ya da Baudelaire’in “iblisliği”.”

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült