Başkaları Bizi Nasıl Hikaye Eder

William L. Randall


Öz yaratımımın biçim ve yönünü yalnızca kendime kendim hakkımda anlattığım hikayeler değil, başkalarının benim hakkımda anlattığı hikayeler de etkiler kuşkusuz. Çünkü bu hikayeler, hayatımın yaşandığı toplumsal ortamın yaratılmasına ve hayatımı kuşatan seçenek ve fırsatların belirlenmesine yardımcı olur. Örneğin anne ve babalarımızla öbür sevdiklerimiz en baştan itibaren bizim hakkımızda hikayeler anlatırlar, bunların büyük kısmı hayatımızı bundan sonra nasıl yaşayacağımız (ya da yaşamayacağımız) konusunda kendi kendini gerçekleştiren kehanetler olarak işlev görür. Babanın “doktor olacak kızım” hikayesi ve annenin “oğlum, geleceğin avukatı” hikayesi genç insanların hayatında güçlü hikayeler olabilir, bunları gerçekleştirmek için uğraşırken ruhlarını derinden biçimleyebilir, başarısız olurlarsa suçluluk ya da utançla onları ezebilir. Ne var ki aile ve arkadaş çevresinin dışında da hayatımızın biçimi birilerinin bizim hakkımızda anlattığı hikayelerden etkilenebilir. Toplantıya benden önce giden hikaye yani şöhretim kusursuz bir şecereyle başarılı bir girişimin ve yetenekli bir tavırla “iş yapma” geçmişinin hikayesiyse, özgeçmiş belgeme ve cüzdanıma eklemek istediğim sözleşmeyi imzalamam büyük olasılıktır. Aynı şekilde, şehirde benim hakkımda yayılan hikaye büyük oranda bir yalanlar paketiyse geçmiş eylemlerim, bugünkü işlerim ve gelecek planlarım ve yalnızca evliliğimin değil, ahlakımın, soyumun ve genel olarak dürüstlüğümün ayrıntılarına kuşku düşürüyorsa, konukseverlik ve fırsat kapılarını birden yüzüme kapanmış bulabilirim.

Dedikodunun gücü buradadır. Ama dedikodu karmaşık bir olgudur. Genel olarak başkalarının benim hakkımda anlattığı hikayeler iki türdür: Özel hikayeler ve genel hikayeler. Özel hikayeler, belirli bir birey olarak benim hakkımdaki tanışlıkları ya da bilgilerine dayanarak anlattıkları hikayelerdir. Öte yandan genel hikayeler, beni belirli bir sınıf ya da grubun temsilcisi olarak görerek hakkımda anlattıkları hikayelerdir. Başkalarının benim hakkımda anlattığı özel hikayelerde gerçeklerden uzaklaşmalar dedikodu sınıflamasına girer, genel hikayelerdeki hatalar ise önyargı sınıflamasına. Önyargı kişisel olarak söylediğim ya da yaptıklarımın değil, “benim gibi” insanların genel olarak söyleme ya da yapma eğiliminde olduğu şeylerle, benim “tipimde” insanların benim sınıfımdan, rengimden ya da inancımdan, dil grubumdan ya da kentin benim oturduğum tarafından insanların yaptığı ya da söylediği düşünülen şeylerle ilgili bir hikaye anlatır. Genel bir hikaye bir özel hikayenin üstüne bindirildiği ya da bu hikayeyi desteklediği zaman, hayli yüklü bir hikayeye sahip oluruz. Gerçekte dedikodu ve önyargı genellikle iç içe geçer: Önyargı dedikoduya güç verir.

Ne var ki önyargı da dedikodu da olumsuz sözcüklerdir, “gerçek” ya da “olgular”dan ayırt edilemez hikayeler öne sürerler. Aslında dedikoduyu gerçekten ayırt eden şey her zaman açık olmayabilir. Benim hakkımda doğru olmayan bir hikaye otomatikman dedikodu olmaz; hikayeyi başlatan kişi yalnızca yanlış anlamış olabilir. Bundan dolayı uğrayabileceğim zarar, kötü niyetin değil, yanlış bilginin sonucudur. Gerçekten de, tıpkı hiçbir zaman kendimin bir çeşitlemesinden başka bir şeye sahip olmadığım gibi, başkalarının bir çeşitlemesinden başka bir şeye de sahip değilim, onlar da benim bir çeşitlememden başka bir şeye sahip değil ve bu çeşitlemeler, beni en iyi tanıyan kişilerin kafalarında bile her zaman bir dereceye kadar dedikodu ve önyargıyla renklenecektir. Aslında dedikoduyu gerçekten ayıran şey içerikten çok niyetle ilgilidir. Ne anlattığımız değil, nasıl ve neden anlattığımız sorunudur. Nasıl ve neden, kuşkusuz özel bir hikayeyi anlatırken yararlandığımız ve hikayeyi biçimlendirmesine izin verdiğimiz genel hikayelere dayanır. Ama başkalarının beni nasıl hikaye ettiği ister dedikodu, ister önyargı, ister ihmal, ister her üçü aracılığıyla olsun bana açık olan toplumsal, mesleki ve ekonomik seçenekler kümesi üzerinde dolaysız bir etki yapar. Bana yaklaşan ve yakınlıklarını koruduğum insanlar üzerinde bir etkisi vardır bunun. Öz yaratımımın doğası ve yönü, genişliği ve biçimi üzerinde bir etkisi vardır. Daha önce sözünü ettiğim gibi bunun da gelecekte kendimi nasıl hikaye ettiğim, gelecek zamanlarda yöneleceğim kendi hikaye çeşitlemelerim üzerinde bir etkisi vardır.

Dolayısıyla öz yaratımın poetikasını incelemek, politikayı da incelemek demektir, çünkü hikayelerin gücü vardır.

Bunun doğal bir sonucu da şudur: Hikayemi başkalarına anlatarak onlara hatalı yorumlarla başkalarına yayabilecekleri “kendimden” bir şey verdiğim için, bir bakıma kendimi güçsüzleştiriyorum demektir. Yani geçmişim, bugünüm ve geleceğimi ne kadar çok ifşa edersem, bundan sonra nasıl algılanacağım üzerinde o kadar az denetimim olabilir: Başkalarının benimle ilgili hikayelerinin bugünkü şanslarıma ve gelecekteki fırsatlarıma öz yaratımıma getirdiği sınırlamalar üzerinde daha az denetim. Çok azımız bu düşünceyi mantıksal sonucuna kadar izleriz. Bunu yapmak için kendimiz hakkında hiç konuşmamamız ve başkalarının bizim üzerimizdeki gücünü olabildiğince kısıtlamamız gerekirdi. Açık ki yeni bir iş, yeni bir ilişki ya da kritik bir toplantı veya görüşme gibi durumlarda hepimiz biraz kaçamak davranabiliriz ve kuşkusuz hepimizin sırları vardır ve bu sırlara ihtiyaç duyarız (Bok, 1984, xv). Ne var ki hikayemiz konusunda tümüyle ketum olma eğilimine çoğumuz direniriz. Doğal olarak bir değiş tokuş olur. Gizliliğin hikayemiz üzerinde bir dereceye kadar denetim şansı vermesine ve dedikodu ya da önyargıyla verilecek zararı azaltmasına karşın, hikayemizi açığa vurmak bize bir dereceye kadar bir geri besleme, onu hem başkalarına hem kendimize duyurma şansı, o hikayenin gerçekte ne olduğunu hem pekiştirebilen hem de bize açıklayan bir şey sağlar. Her birimizin bu sır ifşa etme yelpazesinin neresinde olduğumuz doğal olarak farklılık gösterir. Bununla birlikte büyük ihtimalle çok az kişi, antropolog Carlos Castaneda’nın yetmişlerdeki yazılarında (1975) kutsadığı ele geçmez Yaki büyücü Don Juan kadar aşırıya gitmeyi ister. Belki de, der Don Juan, “tüm kişisel geçmişi silmek en iyisi... çünkü bu bizi başkalarının sırtımıza kambur yükleyen düşüncelerinden kurtarırdı... Bir insanın kişisel bir geçmişi olmadığı zaman... o kişinin söylediği hiçbir şey yalan olarak yorumlanamaz... Biz... kişisel geçmişi silersek, çevremizde bir pus, kimsenin, kendimizin bile tavşanın nereden çıkacağını bilmediği çok heyecan verici ve gizemli bir durum yaratırız” (30, 32, 33).

Özetlersek, öz yaratımın araçlarının üç temel alanla ilişkili olduğunu düşünüyorum: Maddi, davranışsal ve yorum bilimsel. Bu alanların sayısız karmaşık yollarla üst üste binmelerine karşın, her birinin genel özellikleri gene de kendilerini belli eder.

Maddi alanda kendimizi oluşturma konusundaki etkililiğimiz, aile “seçim”imizin, kültürümüzün ve doğduğumuz dönemin denetimimiz dışı olmasıyla sınırlanmıştır. Fiziksel yapımız üzerinde bir denetimimiz varsa bile bu çok temel, hayvan eşdeğerlerimizinkine eşit bir denetimdir; fiziksel faaliyetin türüne bağlı olarak (yemek yemek, soluk almak, egzersiz yapmak) ancak belli ölçüde iradi olabilir.

Ama davranışsal alana geçtiğimizde öz süreçte etkililiğimiz artar. Tam yetişkinliğe ne kadar yaklaşırsak, öz yaratımızın yönü üzerinde daha çok güce sahip oluruz; her gün verdiğimiz kararlar, evlendiğimiz insanlar, girdiğimiz işler ve ister nesne, ilişki, politika, isterse hayat biçimi olsun ürettiğimiz çeşitli yaratılar aracılığıyla. Bütün bunlar da hem doğrudan hem de dolaylı olarak kendimizi yaratmamıza yardımcı olur; sürekli etkilendikleri ve biçimlendikleri dünyayı değiştirdikleri oranda.

Yorum bilimsel alandaki etkililiğimiz, ikinci alandakinden daha fazla olması gerekmemekle birlikte, daha örtük, daha karmaşık ve daha anlaşılması güçtür. Burada öz yaratımımız “şu anda ne olduğumuza ilişkin inanışlarımıza: kendimiz hakkında anlattığımız hikayelere” dayanır (Glover, 1988, 139).

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült