Aziz Nesin Yaşasın Memleket Açış Nutku

Zehra İpşiroğlu


AZİZ Nesin üzerine yapılan incelemelerde genellikle öykülerinde ele aldığı sorunlar üzerinde durulur, sorunları nasıl yoğurduğu, nasıl biçimlendirdiği üzerinde pek düşünülmez. Toplumumuzda sürekli karşılaştığımız ve “Aziz Nesinlik” olarak tanımladığımız tuhaf, şaşırtıcı, absürt, gülünç durumlar, sanki Aziz Nesin’in bunları birebir olduğu gibi aktardığı izlenimini uyandırır. Oysa bu tür gülünç durumlar sadece ham bir malzemedir Aziz Nesin için. Öykülerinin niteliği bu malzemenin nasıl yoğrulduğuna bağlıdır.

“Yaşasın Memleket” ve “Açış Nutku” öykülerinin ortak izleği yaşadığımız gerçeğin belli çıkarlar doğrultusunda çarpıtılarak gerçeklerden kopuk kurgusal bir gerçeğin yaratılmasıdır. Kurgusal gereklik “Yaşasın Memleket”de bürokrasi “Açış Nutku’nda ise retorik aracılığı ile oluşturulur. Her iki öyküde de ortak olan kurgusal gerçeğin oluşumunda dilin bir araç olarak kullanılmasıdır. “Yaşasın Memleket”te belirleyici olan bürokraside odaklaşan yazılı dil, “Açış Nutkunda ise politikacıların söylemlerine gönderme yapan konuşma sanatıdır. Böylece farklı düzlemlerde olsa da her iki öyküde de dil bir güdümleme aracına dönüştürülür. Her iki öykünün ortak bir yönü de gerçekle dil ya da kurgusal gerçek arasındaki kopukluğun yarattığı güldürü etkisidir. Konunun yoğruluşundaki matematiksel düzenleme bu etkinin giderek yoğunlaşarak absürd boyutlara ulaşmasına yol açar, Böylece gülünç bir durumdan yola çıkan yazar bunu öylesine biçimlendirir ki okuyucuda eleştirel bir bakışın uyanmasını sağlar. Daha somut bir deyişle günlük yaşamda karşılaştığımız, üzerinde pek durmadan gülüp geçtiğimiz ya da ayırdına bile varmadığımız bir durumu gülmece ve taşlama aracılığıyla yabancılaştırarak gözler önüne serer.

“Yaşasın Memleket” geçtiğimiz yıllarda İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda oynanan “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” oyununun öykü çeşitlemesidir. A. Nesin oyun ya da roman türünde yazdığı birçok yapıtını öykü biçiminde kaleme almıştır. Kanımca öykü yer yer aşırı derecede uzayan ve dağılan tiyatro metnine oranla çok daha başarılı. Bu açıdan “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” oyununu yeniden sahneye koyacak bir yönetmenin bu öyküden yola çıkarak yeni bir dramaturji çalışması yapmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

“Yaşasın Memleket”te bürokrasi çarkının nasıl kişiyi yok eden bir mekanizmaya dönüştüğü anlatılır. Nüfus kağıdı olmadığı için sürekli ezilen Emin’in öyküsüyle Devlet’in bireyi nasıl kendi çıkarları için acımasızca kullandığı gösterilir... Emin’in öyküsü çerçeve öykünün içine yerleştirilmiştir. Çerçeve öykü tutukevinde geçer. Öykünün baş kişisi Emin, anlatıcıya “Sen ona bakarsan ben yaşamıyorum" sözleriyle kendi öyküsünü anlatmaya başlar. Emin’in bakış açısından ben-anlatım biçiminde gelişen öyküde Emin’in doğuşundan tutukevine düşüşüne değin süregelen sürecin aşamaları bir bir anlatılır.

Öykünün genel çizgileriyle iki bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz. Emin’in babası ile nüfus memurları arasındaki tartışmaları içeren ilk bölümde sorun bir büyüteç ardından yansıtılır. İkinci bölümde Emin’in askere gitmesi ile başlayan ve hızla ardarda sıralanan olaylar Emin’in tutukevine düşmesi ile noktalanır.

Öykünün kurgusu çatışma biçiminde gelişen diyaloglar üzerine kurulmuştur. Emin’in çocukluğunu içeren ilk bölümde çatışma Emin’in babası ile nüfus memurları arasında, diğer bölümlerde ise Emin’le devletin otoritesini dile getiren farklı katmanlardaki kişiler arasında geçer. İlk bölümde giderek yoğunlaşan dramatik bir çizgi, ikinci bölümde ise art arda gelişen küçük epizotlar vardır.

İlk bölümde Emin nüfus kağıdı olmadığı için okula yazdırılamayınca babası nüfus idaresine başvurur. Ancak kağıtlarda bir yanlışlık sonucu Emin’ in yaşamadığı yazıyordur. Bu yanlışlık hemen düzeltileceğine gerçeklerin deftere uydurulmaya çalışılması olayların saçmalığını oluşturur. Daha ilk anda vatandaşa hizmet vermesi gereken nüfus memuru ona karşıt bir tavır sergiler, dahası onu bir düşman gibi görür : “Kayıtta hepsi doğru da bir tek Emin’ in öldüğü mü yanlış? Kayıtta ölü, biz ölüye nüfus vermeyiz... defter yalan söylemez burada ne yazıyorsa odur. Sizin başka bir hesabınız varsa ben onu bilmem... Sizde dalavere çoktur. Muhtarla birlik olur, ölüyü diri, diriyi ölü gösterir, türlü dolap çevirirsiniz."

Emin’in babası ile nüfus memurları arasındaki çatışma, gerçekle bürokrasi arasındaki çatışmaya dönüşür. Bu çatışmada gülünç olan mantıkdışı bir olgu üzerine yürütülen mantıktır. Daha somut bir deyişle gerçeğin her ne pahasına olursa olsun bürokrasiye uydurulmaya çalışılmasıdır. Böylece Emin’in aleyhine işleyen kurgusal bir gerçek oluşturulur.

Emin’in yaşamından çeşitli kesitleri içeren ikinci bölümde Emin’in hep içine düştüğü ikilemleri izleriz. Ölmüş görünmesine karşın askere alınmasıyla başlayan bu dönem Emin’e ölen babasının verdiği borçlarının ödettirilmesi ama nüfus kağıdı olmadığı için babasının vasiyetinden yararlanamaması gibi sürekli birbirini izleyen çelişkili durumları yaşatmaktadır. Devlet işine geldiği vakit Emin’i varsayar, işine geldiği vakit yok... Sonunda delirecek duruma gelen Emin memura hakaret yüzünden tutukevinde düşer. Emin’in son sözleri : “... yaşasak ne olacak.. İş memleket yaşasın.. Biz yaşasak da olur yaşamasak da. “Tek memleket sağolsun, memleket yaşasın da...” Alaycı bir biçimde öykünün başlığına, “Yaşasın Memleket”e gönderme yapar.

Bürokrasi aracılığıyla bireyi ezen bir mekanizmanın oluşturulmasını, daha somur bir deyişle gerçekle ilgisi olmayan kurgusal bir gerçek yaratılmasını öykünün ana izleği olarak belirlemiştim. Peki, ama bunun nedeni nedir? Bürokrasinin hizmetinde çalışan insanların neden tümü de Emin’e karşıdır? Nüfus müdürü, bölük komutanı, miras işleriyle uğraşan avukat vb. kişiler vb. deli ya da sadist insanlar mıdır? Emin’in karşısına çıkanları tek tek incelediğimizde hiçbirinin bireysel bir kimliğinin olmadığını görürüz. Öyküdeki kişilerin adlarının bile olmaması onların sadece birer emir kulu olduğunu gösterir. Hiyerarşik bir yapılanma içinde devlet otoritesinin mutlak savunucuları ve bekçileri haline gelmişlerdir. Böylece Aziz Nesin çeşitli katmanlardan ve mesleklerden kişiler aracılığıyla vatandaşı kendi çıkarı doğrultusunda alabildiğine ezen ve sömüren sistemi sorgular. “Yaşasın Memleket”teki otoriter bürokrasi mekanizması insan haklarının hiçe sayıldığı bir toplumun modelini çizmektedir. ..

Çağdaş Batı yazınında Kafka’dan Vaclav Havel’e değin uzanan bir çizgi içinde bireye yaşam hakkı tanımayan otoriter yapılanma, bireyin çıkarlarını koruması gereken toplumsal kurumların onu kısır bir döngüye sürüklemesi, bürokrasinin bir baskı, şiddet ve güç aracına dönüşmesi vb. izlekler sık sık işlenmektedir. Bireyin çıkmazları kimi kez Kafka’nın öykülerinde ve romanlarında olduğu gibi içten bir bakışla bir karabasana dönüştürülerek, kimi kez belli bir uzaklık kurularak güldürü, kara-güldürü, taşlama aracılığıyla dile getirilmektedir. Kafka’da bireyle toplum arasındaki çatışma içten bir bakışla öylesine iç içe girer ki, alımlayan bir labirentin içinde bulur kendini. Kafka’nın metinlerinin çoğulcu okumaya olanak tanıyan boş alanlarla dolu olması bu özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Aziz Nesin’in metinlerinde ise taşlama türüne özgü olan dıştan bakış egemendir. Canlandırdığı dünya ne denli ölümcül olursa olsun, alaycı ve eleştirel yaklaşımı anlatılanlarla aramızda belli bir uzaklığın kurulmasına yol açar. Böylece gülmece ve taşlama yoluyla düşünsel bir alımlama sürecinin içine çekilmiş oluruz.

GENE bir çerçeve öykü içine yerleştirilmiş olan ikinci öykü “Açış Nutku”nun ana izleği, yazımın girişinde de belirttiğim gibi dilin gerçeklerden kopuk kurgusal bir gerçek yaratarak bir tür güdümleme aracına dönüştürülmesidir. Öykünün baş kişisi bir tren yolculuğu sırasında yolculara başından geçen bir olayı anlatır: Bir fabrikanın açış konuşmasını yapmıştır ama fabrikanın ne fabrikası olduğunu bilmiyordur. Böylece trendeki diğer yolcuların ve biz okuyucuların merakını uyandırarak öyküsünü anlatmaya başlar.

Ben-anlatım biçiminde gelişen öykü iki bölümden oluşur. Anlatıcının özel bir yetisini dile getiren birinci bölümde konuşma (retorik) sanatının ne olduğu açıklanmakta, ikinci bölümde ise girişte dile getirilen konunun bir fabrikanın açış konuşmasının yapılarak bu yetinin nasıl kullanıldığı dile getirilmektedir.

İlk bölümde anlatıcı konuşma ya da hitabet sanatının ne olduğunu çocukluğundan, okul yaşamından ve daha sonraki meslek yaşamından örnekler vererek anlatır. Daha ilk anda alımlayanı şaşırtan dolayısıyla bir güldürü etkisi uyandıran konuşma sanatının özelliğinin içi boş olmasıdır, daha somut bir deyişle dil ile gerçekler arasında hiçbir bağlantı bulunmamasıdır :

“... ne anlattığımı ne ben bilirim ne de dinleyen bilir. Bir nutkun iyisi de şöyle anlaşılır nutuk çekene neler anlattın diye soracaksın, nutku dinleyenlere de neler dinledin? diye soracaksın. Nutku çeken ne anlattığını, dinleyenler de ne dinlediklerini bilmezler de “Velakin adam çok esaslı konuştu” derlerse, işte o

Nutuk birinci sınıf nutuktur”. Tuhaflık dinleyenlerin konuşmanın boşluğunun ayırdına varmadan büyüsüne kapılmalarıdır.

İlk bölümde etkileyici konuşmasıyla okulda öğretmenini, memurluk yaşamında amirlerini nasıl ağlattığını anlatan anlatıcı öykünün çekirdeğini oluşturan ikinci bölümde (fabrikanın açılışı) bu yetisiyle sadece tek tük İnsanları değil, kalabalık bir kitleyi de nasıl parmağının ucunda oynatabildiğini dile getirir. Dilin bir güdümleme aracına dönüşmesi izleğine ikinci bölümde ilkini tamamlayan yeni bir izlek daha eklenir: Her şeyin gösterişte kalması, hiçbir şeyin tam yapılmaması. Fabrika gerçi açılmıştır ama işleyebilmesi için en temel gereksinmeleri bile karşılanamamıştır. Kazanı monte edilmemiştir, bacası yoktur, makinisti kaçmıştır vb. Böylece görünüş ile gerçek arasındaki çelişkiyi sergileyen şaşırtıcı ve tuhaf durumlar birbirini izler. Bu durumların üstesinden gelebilmek için konuşma sanatının tüm inceliklerinden yararlanan anlatıcı her durum için yeni sözler üretir. Böylece durum ve dil güldürüsü birbirine koşut bir çizgi içinde gelişir.

Toparlayacak olursak öyküde iç içe geçen iki izlek olduğunu söyleyebiliriz : Dil aracılığıyla gerçeklerden kopuk bir dünya yaratılması, dilin bir güdümleme aracına dönüştürülerek kötüye kullanılması ve gerçekle görüntü arasındaki çelişki.

İncelememde göstermeye çalıştığım gibi bu öyküde de ele alınan konu neredeyse matematiksel bir düzenleme içinde açık ve seçik çizgilerle belirlenmiştir. Alımlayan metinde verilen ipuçlarından yola çıkarak yazarın çizdiği yolda, yazarın iletisi doğrultusunda adım adım ilerleyerek eleştirel bir alımlama sürecinin içine çekilir.

Dil ile gerçek arasındaki çelişki, dilin kötüye kullanılması izleğiyle Aziz Nesin’in yapıtlarının çoğunda karşılaşmaktayız. Bir şarlatanın yükselişini anlattığı Zübük buna tipik bir örnek verir. Türk yazınında bu izleğin başka örneklerini de görmekteyiz. Sözgelimi Ömer Seyfettin’in ünlü romanı Efruz Bey de bu konu uyumsuz tiyatro yazarlarından Eugene Ionesco’nun ellili yıllarda yazdığı oyunlarını andıran bir absürdlükle sunulmaktadır.


 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Edebiyat

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült