Savunmalarımız

Suna Tanaltay


İnsanoğlu, savunmaları bir zırh gibi kuşanmış; her fırsatta birilerini suçlamayı ya da kendisini savunmayı görev edinmiş... Böylece bir «Suçlamalar» ya da «Savunmalar» zinciridir, sürer gider... Ellerin susup oturduğu «Sözlü-yazılı» bir savaş gibi...

Oysa eller çok önemli, insan yaşamında... Alet yapan, araçları gereçleri şekillendiren, zeka pırıltılarını somut görüntülere dönüştüren eller dir. Sanat ürünlerini canlandırıp konuşturan, «Güzel»i yeryüzüne indirip görkemini sergileyen yine ellerdir... Fırçayı, çekici, kalemi tutan eller... Ve dokunan, seven, okşayan eller... İnsanoğlu nasıl da unutuvermiş ellerin sevmek, dokunmak, yücelmek ve yüceltmek için yaratıldığını... Ellerini ardına gizler; ya suçlar karşısındakini sözcüklerle, bakışla... Ya da savunun savunabildiğince; yine sözcüklerle, davranışla, bakışla...

Sık sık yakınanlar vardır: «Hep suçlu ben miyim?.. Senin hiç mi suçun, hiç mi yanlışın yok?. Ömür boyu suçlamalardan bıkmadın mı, usanmadın mı hala?..» Gerçekten, hep mi haklıdır birileri?.. Sözleri, düşünce akımları hep mi doğrudur?.. Böylesine bir «Hep Hiç» oyunu nasıl sürüp gider?.

...Ve nasıl bir olguysa bu, birileri hep haklı, birileri de hep haksızdır. Ezenler ve ezilenler ille de sosyal düzeyde olmaz. Çok yakın iş ilişkilerinde, aynı sırayı paylaşan öğrencilerde, hatta aynı yuvayı oluşturan kişilerde bu yanlış, sesli-sessiz yaşanır, durur... Güçlünün değil, güç gösterisini sıkı sıkı yakalayıp kullananın yanlış oyunudur bu...

Toplum, gerçeği anlatamamanın, hakkını gönlünce savunamamanın acısını yaşayan kişilerle dopdoludur... Ne yapar bu kişi?.. Nasıl bir çıkış yolu arar?.. Yüreğine bir damlacık su serpmenin gücünü, yöntemini nasıl bulur?..

...İşte bu noktada «Savunma mekanizması» ile karşı karşıyayız. İnsanoğlu her fırsatta, gece-gündüz savunur kendisini... Bazıları zaman zaman, bazılarıysa sürekli savunurlar... Onları birileri suçladığında, ya da kendi kendilerini suçlu hissettiklerinde hep, ama hep savunurlar...

En kolay, bir bakıma en ilkel savunma «Agression»’dur, saldırı yani... «Sen suçlusun. Asıl suç sende... Beni suçlayacağına kendine bak sen..» Bu saldırılar sözcüklerden davranışlara da dönüşür... İçinden çıkılması pek zor bir «Suçlamalar Saldırılar» dizisi oluşur...

Çok rastlanılan bir başka yöntem de Füg’dür... Suçlanan ya da kendisini suçlu hisseden kişi kapıyı çarptığı gibi kaçıp uzaklaşır... İzini yok etmek için mi, yoksa kendisini merak ettirmek, özletmek için mi?.. Belki de acı vermek için onu suçlayana... Kim bilir, belki de bunların hiç birini düşünmeden kaçıp gider... Yok olmak, kaybolmak, sıkıntılarını, acılarını bırakıp gitmek gibi... Oysa nereye gidersek gidelim, yüreğimiz ve kaygılarımız da bizimle birliktedir...

Rasyonalizasyon dediğimiz savunmalar, mantıklı nedenler bulma çabalarıdır. «Haklıydım gerçekten... Şöyle şöyle olduğu için konu bu noktaya geldi. Yoksa ben...» Olgun görüntülü çocuklar nasıl da bu yöntemi severler... Ve, ne çok kullanırlar.. Bilirsiniz...

İç Hesaplaşması...

Başkalarına hesap vermek bir yana; asıl önemlisi, kişinin kendi kendisiyle hesaplaşıp uzlaşmasıdır. Binlerini kısa ya da uzun vadelerle inandırmak, kandırmak ne ifade eder ki?. Benim kendi kendimden hoşnut olmamdır önemlisi... Çünkü en büyük sorumluluk, kişinin kendi vicdanına, kendi kişilik bütünlüğüne olan sorumluluğudur. «İyiye, doğruya, güzele yönelebiliyor muyum?.. Öyleyse ne mutlu bana...» Filozof Kant'ın dediği gibi: «Öyle hareket et ki davranışın yeryüzünde ve yıldızların altında yapılabilecek davranışların en iyisi olsun.» Bu düşünce ve yaşam biçimi, toplumun gelişmişliği açısından çok önemli bir temeldir.

Öyleyse niçin?.

Neden insan, insana düşman gibidir?.. Niçin yalanlar, yanlışlar günlük yaşamın vazgeçilmez özellikleri oldu?.. İnsanoğlu neyin peşinde?.. Hemen her an yitirilip kaybedilenler nedir?.. İnsanı «İnsan» yapan değerler nerde?.. Bir yandan yanlış davranıp, öbür yandan başkalarını suçlamakla mı geçecek yaşamımız?.. Eğer öyleyse, bu mudur yaşamak?..

Savunmaları bir yana bırakalım, sevgili dostlarım.... Yanlışlarımızı görmeye ve düzeltmeye çalışalım. Böyle yaparsak, kuşkular yerine ışık ışık sevinçler saracak yüreğimizi... İyi’nin, Doğru'nun, Güzel'in bilincine vararak İyi, Doğru ve Güzel davranmak en büyük ödüldür. Bırakın, değersiz yaldızlar başkalarının olsun...

Bir de şu var... Haklı olduğunuza gerçekten inanırsınız... Yine de yargınız tek yönlüdür... Kendinizi hiç onun yerine koydunuz mu?.. «Ben, onun yerinde olsaydım...» dediniz mi hiç?.. Onun da kendince doğru ve haklı nedenlerini gördünüz, sezdiniz mi?.. Öyleyse, vazgeçin acımasız eleştiriden. Biliyorsunuz, anlamak hoşgörmektir... Hoşgörü ise, gelişmiş bir kişiliğin yaşam biçimidir.

Yaşam sahnesinde hep kendi oyunumuz, ille de bizim oyunumuz değil... Onun, senin, başkalarının oyunları... Önyargılı olmadan izleyelim... Görmeye, anlamaya, sevmeye hazırlıklı olalım... Peşin bir yargıyla: «Sevmeyeceğim... Beğenmeyeceğim...» demeden... Yaşamı zenginleştiren, biraz ya da birçok, başkalarının oyunudur. Ve oyunlar paylaşıldıkça güzeldir yaşam...

...Küsmeyin... Kızgın, ters bir eleştirmen de olmayın... Ne kendinize, ne de bir başkasına... Görmeye, anlamaya ve sevmeye hazırlıklı olun, yeter... İşte o zaman kalbiniz tek tek değil; binlerce... Evet, binlerce çarpar.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült