Hikaye

 

 

Kemik Kilisesi

Stephen King


Duymak istiyorsan, bana bir içki daha ısmarla.

(Ah, bu çok yavan oldu, ama boş ver; hepsi öyle değil mi?)

O yeşil ormana otuz iki kişi girdik.

Otuz gün orada kaldık ve sadece üçü çıkabildi.

Sadece üçü yeşilden kurtulabildi.

Manning, Renois ve ben; Peki, kitapta ne der?

Şu meşhur olanı? "Bunu anlatacak sadece ben kaldım.”

Çoğu saplantılı orospu çocuğu gibi ben de içkiden öleceğim yatağımda.

Manning için üzgün müyüm? Yok be! Bizi oraya götüren, sürükleyen, birer birer öldüren onun parasıydı. Peki o yatağında mı öldü? Yok canım! O işi hallettim!

Artık ebediyen kemik kilisesinde tapınacak. Hayat büyük be! (Çok mu saçma oldu? Sen yine bana bir içki daha söyle. İki olsun!

Viski karşılığında anlatırım; eğer susmamı istersen, şampanyaya çevirmen yeter.

Konuşmak ucuz, sükût pahalıdır, canım Ne diyordum?)

Yürüyüşte yirmi dokuzu öldü, biri kadındı.

İngiliz yastığı gibi harika memeleri vardı!

Bir sabah onu yüzüstü yerde bulduk, içinde yattığı ateş kadar ölüydü.

Yanakları ve boğazı külle kaplıydı.

Yanmamıştı; içine düştüğünde ateş soğumuş olmalıydı. Kadın bütün yolculuk boyu konuşmuş, ama gık demeden ölmüştü.

İnsan olmaktan iyisi var mı? Ne dersin?

Hayır mı? O zaman sana da anana da...

O kadının taşaktan olsaydı acayip bir kral olurdu be!

Antropolog mu neymiş, öyle demişti.

Yanakları ve göz akları isle kaplı halde onu küllerin arasından çıkarırken hiç de antropologa falan benzemiyordu.

Ama vücudunda başka iz yoktu.

Aramızda doktora en yakın olan Dorrance, belki felç olmuştur, dedi.

O da ne boktan herifti be! Yahu daha viski getirin,

Viski olmadan bu hayat çekilmez!

O orman onları birer birer yuttu. Carson çizmesine giren bir diken yüzünden öldü.

Ayağı davul gibi şişti, çizmesini kesince, parmaklarının Manning'in kalbindeki kan gibi siyah olduğunu gördük.

Reston'u ve Polgoy'u yumruk kadar büyük örümcekler ısırdı.

Ackerman'ı bir ağacın dalından sarkan bir yılan ısırdı. Burnunu ısırıp zehrini bıraktı. Canı çok mu yanmıştı?

Dinle bak: Herif acıdan burnunu kesip kopardı!

Evet, çürük bir şeftaliyi dalından koparır gibi kopardı ve yüzü sümükle dolarken öldü.

Ne boktan hayat be!

Eğer gülecek bir şey yoksa bile, yine güleceksin.

Bu benim tavrım işte ve hiç değiştirmem

Akim başında değilse, bu dünya o kadar acıklı değildir. Şimdi nerede kalmıştım?

Javier bir asma köprüyü geçerken aşağıya düştü.

Onu sudan çıkardığımızda nefes almıyordu.

Dorrance onu yaşatmak için hayat öpücüğü vermeye çalıştı ve boğazından bir sera domatesi kadar büyük bir sülük Çıkardı..

Şişeden fırlayan bir mantar gibi yere düştü.

Bizim İspanyol çırpınarak ölürken,

Manning, bunun beynine sülükler girmiş, dedi.

Ben o konuda bir şey söyleyemem.

Diyeceğim tek şey, öldükten bir saat sonra bile Javier'in gözleri bir türlü kapanmıyor, ikide bir açılıyordu.

İçinde aç bir şey vardı, kesinlikle vardı!

Bu arada papağanlar maymunlara,

maymunlar papağanlara bağırıyorlar,

hepsi de göremedikleri mavi gökyüzüne doğru çığlıklar atıyorlardı.

Göremiyorlardı, çünkü o lanet yeşil her yeri örtmüştü.

Bu şey viski mi, yoksa ishal olmuş birinin boku mu? Frenchi'nin pantolonunda bunlardan bir tane vardı anlatmış mıydım?

Onun neyi yediğini tahmin edersin, değil mi?

Sırada Dorrance’ın kendisi vardı;

o sırada tırmanıyorduk, ama hala yeşil örtünün içindeydik. Bir koyağa düştü, çıkan sesi duyduk. Boynu kırıldı.

Yirmi altı yaşındaydı, nişanlısıyla evlenecekti, dosyası kapandı.

Hayat ne büyük, değil mi? Hayat boğazına takılan bir sülük, hayat hepimizin içine düştüğü bir koyak, hepimizin sonunda sebze gibi içine atıldığımız bir çorba.

Ne filozofum, değil mi?

Boş ver. Ölüleri saymak için çok geç ve ben çok sarhoşum. Sonunda hepimiz oraya vardık.

Bunu söyle, yeter.

Rostoydu, Tımmons'u, Teksaslıyı adını unuttum ve Dorrance'ı ve birkaç kişiyi daha gömdükten sonra o cehennem gibi yeşil örtüden çıktık.

Sonunda çoğu derilerini haşlayan ve rengini yeşile çeviren bir hummayla öldü.

Geriye sadece Manning, Revois ve ben kaldık.

O humma bizi de hırpaladı, ama o bizi öldürmeden biz onu öldürdük.

Fakat ben gerçekten doğru dürüst iyileşmedim.

Artık titremelere karşı kinin niyetine viski içiyorum,

Yani terbiyemi kaybedip, gırtlağını kesmeden bana bir viski daha ısmarla.

Yoksa gırtlağından fışkıran şeyi de içerim; akıllı ol, evlat. Ve viskimi ver.

Bir yola vardık; bunun fillerin bile geçebileceği genişlikte olduğunu Manning bile kabul etti. Fildişi avcıları önümüzdeki bütün ormanı tertemiz etmişlerdi.

O zamanlar benzin ucuzdu.

Bu yol uzadıkça uzuyor, biz de savruk taşlar üstünde, güngörmüş kurbağalar gibi sıçraya sıçraya yürüyorduk. Revois hala ateşler içindeydi ve ben iyiydim.

Rüzgarda savrulan bir ipek otu gibi hafiftim.

Her şeyi görüyordum Zihnim pırıl pırıldı, çünkü o zaman şimdiki gibi değildim, gençtim evet, bana nasıl baktığını görüyorum, ama hiç kaş çatma,

çünkü masanın bu tarafında gördüğün şey senin geleceğindir.

Kuşların da üstünde bir yere tırmandık ve yolun sonuna geldik.

Göğe doğru yükselen, taştan bir diL Manning koşmaya başladı, biz de peşinden.

Hasta olmasına rağmen Revois da (ama hastalığı uzun sürmedi ya).

Aşağıya bakınca gördüğümüz şeyi gördük.

Manzara karşısında Manning kıpkırmızı oldu, neden olmasın ki?

Açgözlülük de bir hummadır.

Bir zamanlar gömleğim olan paçavradan tuttu ve, gördüğüm şey rüya mı, diye sordu.

Ona, gördüğü şeyi benim de gördüğümü söylediğim zaman Revois'ya döndü.

Ama Revois evet veya hayır diyemeden, geride bıraktığımız yeşil tavandan gök gürültüsü geldiğini duyduk.

Ters dönmüş bir fırtına gibi.

Ya da bize musallat olan humma bütün dünyayı sarmış gibi hastalıklı bağırsaklarını boşaltıyordu.

Manning'e ne işittiğini sordum, bir şey söylemedi. Büyülenmiş gibi üç yüz metre altımızdaki kiliseye bakıyordu:

Milyonlarca yıl birikmiş kemik ve fildişiyle kaplı beyaz bir mezarlıktı.

Sanki cehennem kazanı, dibinde cüruf kalana kadar yanıp kurumuştu.

O güneşli mezarda ceset göreceğimizi sandık, ama yoktu. Bir yandan da gök gürültüsü yaklaşıyordu; gökten değil de yerden gelir gibiydi ve ayaklarınızın altındaki taşlar sarsılıp ormandan dışarıya fırladılar.

O orman ki, çoğumuzun sonu olmuştu ağzı büyük Rostoy, şarkı söyleyen Dorrance, götü güzel antropolog ve yirmi altı kişi daha.

Hepsi birden geldiler, bir deri bir kemik kalmış hayaletler gibi yeşil çatıyı sarstılar.

Arkalarından dev bir dalga halinde filler koşuyordu ve ister inan ister inanma, aralarında daha yeryüzünde insan yokken var olan mamutlar vardı.

Burgu gibi dişleri, kırmızı gözleriyle koşuyorlardı. Aralarından birinin göğsüne vevet rozet gibi duran bir çiçek takılmıştı.

Revois çığlık atıp elleriyle gözlerini kapadı.

Manning, "Ben bunu görmüyorum,” dedi.

(Bir trafik polisine açıklama yapar gibiydi.)

Onları kenara çektim ve uçurumun kenarında bir yerde durduk.

Oradan hepsinin gelişini seyrettik; o gerçekle yüz yüze gelince insan, keşke kör olsaydım, diyor, ama bir yandan da görebildiğine seviniyor.

Hiç yavaşlamadan bizim yanımızdan geçtiler; arkadan gelenler öndekileri itiyorlardı;

hepsi birden koşarak intihar ettiler, kendilerini üç yüz metre aşağıdaki kemik yığınına attılar.

Bu işi saatlerce sürdü; trompetlerden oluşan bir bando çalıyormuş gibiydi. Kalkan toz ve bok kokusundan nefes alamıyorduk. Sonunda Revois delirdi.

Ayağa kalktı; oradan kaçmak mı istiyordu, yoksa onlara katılmak mı, bilmiyorum, ama onlara katıldı. Baş aşağıya, topuklan göğe dönük halde aşağıya atladı.

Bir kolunu salladı. Diğer kolu... o büyük hayvanlardan biri vücudunu parçaladı ve kolu koptu. "Elveda, çocuklar,” der gibi parmaklarını sallıyordu.

Onun düşmesini görmek için uzanıp baktım; unutamayacağım bir manzaraydı.

Bir fırıldak gibi döne döne düşüyordu; esen rüzgarla havayı çürümüş karanfil kokusu kapladı.

Onun kemikleri de artık diğerlerinin yanında.

Hey, içkim nerede?

Amabunu iyi dinle, ahmak!oradaki tek yeni kemikler onunkilerdi.

Ne dediğimi anladın mı? O halde bir daha dinle, lanet olası: Sadece onun kemikleri vardı, başka yoktu.

O dev hayvanların sonuncusu da geçtikten sonra kemik kilisesinde sadece tek bir kırmızı nokta vardı, bu da Revois'ydı,

Çünkü o koşan grup hayaletler ve anılardı.

İkisinin aynı şey olmadığını kim söyleyebilir ki?

Manning titreyerek ayağa kalktı ve kaderlerimizin çizildiğini söyledi.

(Sanki daha önce çizilmemiş gibi.)

"Peki, az önce gördüğün şeye ne diyeceksin?" diye sordum. "Böyle kutsal bir yeri görmeleri için başkalarını getirir misin?

Sonra Papa da gelsin, kutsal suyunu aşağıya akıtsın!"

Ama Manning sadece başını iki yana sallayıp gülümsedi ve üstünde tek bir toz taneciği olmayan ellerini kaldırdı oysa daha bir dakika önce tozdan boğulacak gibiydik ve tepeden tırnağa toza bulanmıştık.

Manning gördüğümüz şeyin sanrı olduğunu söyledi. Humma ateşi ve kirli sular sebep olmuştu.

Bir kez daha kaderimizin çizildiğini söyledi ve kahkaha attı. O kahkaha o bok herifin sonu oldu. Delirdiğini anladım

Ya da ben delirmiştim ve ikimizden birinin ölmesi şarttı.

Bir zamanlar siyah olan saçlarım gözlerimin üstüne düşmüş halde karşında oturduğuma göre, hangimizin öldüğünü biliyorsun.

"Görmüyor musun, salak herif... "

Başka bir şey diyemedi, çünkü geri kalanı çığlık halindeydi. Geberdi puşt!

Sen de sırıtıp durma!

Nasıl döndüğümü hatırlamıyorum;

içinde kahverengi yüzlerin olduğu yeşil bir rüya,

sonra içinde beyaz yüzlerin olduğu mavi bir rüya gibi

ve artık bu şehirdeyken geceleri uyanıyorum;

on kişiden biri bile hayatının ötesini rüyasında göremez;

çünkü rüya görürken gözleri kapalıdır;

tıpkı son anına kadar Manning'inkiler gibi,

cehennemdeki veya İsviçre'deki (aynı şey olabilir)

bütün banka hesaplanılın onu kurtaramadığı o son anda olduğu gibi

Karaciğerim kükreyerek uyanıyorum ve o karanlık içinde yeşil çatı altından kasırga gibi fırlayan o dev hayaletlerin gümbürtüsünü işitiyor, toz ve bok kokusunu duyuyorum ve bu sürü uçurumdan aşağıya uçarken yelpaze gibi açılan kulaklarını, kanca gibi dişlerini görüyorum

Gözlerini görüyorum, gözlerini ve gözlerini.

Hayat bundan ibaret değil; haritalarının içinde haritalar var.

Hala orada, o kemik kilisesi hala orada ve ben oraya dönüp onu bir daha bulmak istiyorum ki, kendimi o uçurumdan atıp bu iğrenç komediye son verebileyim.

Şimdi o koyun gibi bakan suratını çevir, yoksa ben çeviririm Gerçeklik, içinde din olmayan kirli bir yerdir.

O halde bana içki ısmarla, lanet olası!

Hiç var olmayan fillere içelim.

Jimmy Smith'e

Ahlak konusu kaygandır. Bunu çocukluğumda anlamadıysam bile, üniversiteye giderken öğrendim. Maine Üniversitesinde okurken küçük miktarlarda burslara, devlet kredilerine ve yaz işlerine rağmen para sıkıntısı içindeydim Okulun açık olduğu zamanlarda West Commons'ta bulaşık yıkadım Elime geçen para hiçbir zaman yetmiyordu. Pineland Eğitim Merkezi adındaki bir akıl hastanesinde temizlikçi olarak çalışan dul annemin bana her hafta gönderdiği 12 doların biraz yardımı oluyordu. Annem öldükten sonra, kız kardeşlerinden biri, bana bu parayı gönderebilmek için annemin ayda bir gittiği kuaförü bırakmak ve aylık erzak masraflarından tasarruf etmek zorunda kaldığını söyledi. Bunun yanı sıra, salı ve perşembe günleri de öğlen yemeği yemediğini.

Kampüsten ve West Commons'tan ayrıldıktan sonra yemek masrafımı azaltmak için bazen yerel süpermarketten biftek veya paket halinde satılan hamburger araklıyordum Bunu marketin kalabalık olduğu cuma günleri yapmak zorundaydım Bir keresinde tavuk araklamaya çalıştım, ama lanet şey paltomun içine sığmayacak kadar büyüktü.

Zor durumdaki öğrenciler için tez ödevleri yazdığım haberi yayıldı. Bu hizmetim için değişen bir ücretim vardı. Eğer öğrenci A alırsa, ücretim 20 dolardı. B için 10 dolar alıyordum Öğrenci C alırsa, para el değiştirmiyordu. Eğer D veya F alırsa o öğrenciye 20 dolar ödeyeceğime söz veriyordum. Cebimden para çıkmaması için çok dikkat ediyordum, çünkü param yoktu. Ve kurnazdım (Bunu söylerken utanıyorum, ama gerçek bu işte.) Eğer söz konusu öğrenci bana eskiden yazmış olduğu hiç değilse bir tez ödevini vermezse, o projeyi kabul etmiyordum Eski çalışmasına bakarak üslubunu taklit etmem lazımdı. Neyse ki bu işi çok sık yapmak zorunda kalmadım, ama beş parasız kaldığımda ve Bear's Den Memorial Union'da hamburger ve patates kızartması yemeden yaşayamayacak durumdaysam işi kabul ediyordum.

Üçüncü sınıftayken ender bulunan bir kan grubum olduğunu öğrendim; nüfusun kabaca yüzde altısının kan grubu Anegatifti. Bangor'da bir klinik yanın litre Anegatif kan için 25 dolar ödüyordu. Bence harika bir alışverişti. İki ayda bir falan yaşlı steyşınıma binip, ya da sık sık olduğu gibi otomobilim bozulduğunda otostop yaparak kliniğe gidiyor ve kolumu sıyırıyordum AIDS öncesi yıllarda formaliteler çok daha azdı ve verdiğim yarım litre kan torbaya girdikten sonra bana bir seçenek sunuluyordu: bir bardak portakal suyu ya da küçük bir kadeh viski. Daha o zamanlarda alkol heveslisi olduğum için daima viskiyi seçerdim

Bu kan bağışlarından birinden dönerken düşünmeye başladım: Eeğer orospuluk para için kendini satmaksa, ben bir orospuydum. İngilizce makaleler ve sosyoloji dönem ödevleri yazmak da orospuluktu. Koyu bir Metodist olarak yetiştirilmiştim ve doğruyla yanlış arasında kesin bir çizgim vardı, ama durumum buydu işte: Orospu olmuştum, sadece götüm yerine kanımı ve yazma becerimi satıyordum.

Bu farkına varış ahlak hakkında sorulara yol açtı ve bu sorular bugün bile aklımı meşgul eder. Lastik gibi bir kavram, değil mi? İstediğin tarafa çek. Ama bir şeyi çok fazla çekip gerersen sonunda kopar. Son zamanlarda kanımı satmak yerine bağışlıyorum, ama o zaman anladığım ve hala da geçerli bulduğum bir düşüncem var: Uygun koşullar altında herkes herhangi bir şeyi satabilir.

Ve yaşadıkça bundan pişmanlık duyar.

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült