Hikaye

 

 

Karı-Koca

Franz Kafka


İşlerin genel durumu bir kötü ki, bazen, bürodan vakit ayırabilirsem, örnek çantasını bizzat yükleniyor, müşterileri kendim dolaşıyorum. Bu arada hanidir kafama koydum, bir yol  K.'ye uğrayacağım; eskiden aramızda sürekli bir ticari ilişki vardı, ama son yılda bu ilişki adeta gevşeyip çözüldü, bilmiyorum neden? Hem bu tür aksaklıklar için ortada hiç de gerçek nedenler bulunması gerekmez; günümüzün değişen koşullarında çok defa hiç denecek bir şey, o andaki hava kesin rol oynar bu konuda; ama gene öyle hiç denecek bir şey, bir söz her şeyi yine düzene sokabilir. Gel gelelim,  K.'ye ulaşabilmek biraz zahmetli bir iş; yaşlı bir adam K., son zamanlarda hastalıkla başı epeyce dertte, işleri hâlâ kendi elinde bulundurmasına karşın mağazaya uğradığı pek yok; dolayısıyla, kendisiyle konuşmak isteyenin kalkıp evine gitmesi gerekiyor, böyle bir iş ziyaretini de seve seve bugünden yarma erteliyor insan.

Ama dün akşam saat altıdan sonra yine de kalkıp yola düştüm; kuşkusuz ziyaret saati de geçmişti artık, ama nasılsa işin görgü kuralları değil, ticari açıdan ele alınması gerekiyordu. Şansım var ki  K.'yi evde buldum. Girişte söylediklerine göre, az önce karısıyla bir gezintiden dönmüş ve şimdi de yatakta yatan hasta oğlunun odasındaymış. Buyurun, siz de gidin dendiyse de ilkin duraksadım, ama sonra bu lanet olası ziyaretten bir an önce kurtulmak isteği baskın çıktı; üzerimde palto ve şapka, elimde çantayla olduğum gibi hizmetçinin peşine takıldım, karanlık bir odadan geçip iyice aydınlatılmamış bir başka odaya girdik; içeride ufak bir kalabalık vardı.

Sanırım içgüdüsel olacak, gözüm ilkin, benim çok iyi tanıdığım, bir bakıma rakibim sayılan bir satıcıya ilişti. Demek benden önce sessiz sedasız çıkıp gelmişti buraya. Hastanın yatağının hemen yanı başına bir hekim gibi kurulmuştu; düğmeleri çözük duran kabarık ve güzel paltosuyla, yüce dağlan ben yarattım der gibi oturuyordu. Bir arsız ki, demeyin gitsin! Hasta da tanrı bilir benimkine benzer şeyler geçiriyordu kafasından; ateşten biraz kızarmış yanaklarla yatakta yatıyor, zaman zaman gözlerini çevirip satıcıya bakıyordu. Hani genç denemezdi artık bu oğula, ben yaşta biriydi; hastalık nedeniyle biraz bakımsız bir keçi sakalı vardı. Uzun boylu, geniş omuzlu, sinsi sinsi sürüp giden rahatsızlığı dolayısıyla şaşılacak ölçüde kötülemiş, kamburu çıkmış, özgüvenini yitirmiş yaşlı K., dışarıdan geldiği gibi üzerinde kürkü öylece duruyor, oğluna mırıldanarak bir şeyler söylüyordu. Ufak tefek, narin, ama alabildiğine hareketli karısı bu hareketliliği yalnızca kocasıyla ilgiliydi, bizleri gördüğü yoktu pek adamın üzerinden kürkü çıkarmaya uğraşıyordu. Aralarındaki boy farkından biraz zorlandıysa da sonunda başarmıştı. Asıl güçlük belki bir başka yerdeydi: K. pek sabırsızdı, ellerini telaşla sağa sola gezdirerek oturacak koltuk arandı; onu da yine kadın hemen getirip altına sürdü kocasının, içinde adeta kaybolduğu kürkü alarak kürkle beraber dışarı çıktı.

Sonunda vakit gelmiş gibi göründü bana, daha doğrusu vaktin geldiği falan yoktu ve böyle bir yerde sanırım asla da gelmeyecekti; bir girişimde bulunmak istiyorsam, hemen davranmam gerekiyordu; çünkü öyle seziyordum ki, bir iş konuşması için şu andaki koşullar zaman geçtikçe iyileşmeyip, daha da kötüleşecekti; satıcının besbelli niyetlendiği gibi buraya postu sermek bana göre değildi; üstelik onu şu kadarcık umursamayı bile düşünmüyordum, dolayısıyla hemen niyetimi açıklamaya koyuldum. Oysa anladığım kadarıyla, K., tam da bu sırada oğluyla biraz sohbet etmek istemişti. Ne yaparsın ki bir alışkanlığım vardır, biraz şöyle konuşup coştum mu ki bu da pek çabuk olur, özellikle şimdi hasta odasında her vakit olduğundan da çabuk gerçekleşti. Ayağa kalkar, bir aşağı bir yukarı dolaşırım. İnsanın kendi bürosunda iyi güzel de, yabancı yerde biraz tatsız kaçıyor. Ama tutamamıştım kendimi, hele alışık olduğum sigaradan da uzak kalınca. Eh, herkesin kötü huyları vardır, doğrusu satıcınınkilerle kıyaslanırsa, benimkiler övülecek şeylerdir. Örneğin, onun dizi üzerinde tutup ağır ağır sağa sola oynattığı şapkasını bazen ansızın, hiç beklenmedik anda başına geçirmesine ne demeli! Gerçi hemen, sanki bir yanlışlık yapmış gibi çıkarıyor yine, ama olsun, bir an başında tutuyor ya; üstelik bunu zaman zaman yineliyor. Böyle bir davranış da doğrusu yakışıksız bir şey! Beni rahatsız etmiyor etmesine, ben odada, bir aşağı bir yukarı boyuna geziniyorum, aklım kendi işimde, onu gördüğüm yok; ama öyleleri bulunabilir ki, bu şapka hokkabazlığıyla çileden çıkabilir. Ama bir konuşmanın coşkusu içinde yalnızca böyle bir rahatsızlığa değil, hiç kimseye aldırmıyorum; olup bitenin farkındayım, konuşmamı bitirmedikçe ya da bayağı itirazlar işitmedikçe, adeta görmezlikten geliyorum hepsini. Örneğin, şimdi de K.’nin beni pek dinleyecek durumda olmadığını fark etmiştim; elleri koltuğun dirsekliklerinde, rahatsızlıkla sola dönüp duruyordu; gözlerini bana doğru kaldırmıyor, pek anlamsız bakışlarla bir şeyler arar gibi boşluğa bakıyordu. Yüzü de o kadar ilgisizdi ki, sanki sözlerimden hiçbiri, hatta benim oradaki varlığıma ilişkin hiçbir duygu kendisine kadar sokulamıyordu. Bana pek de umut vermeyen bütün bu hasta davranışını görmesine görüyor, öyleyken sanki sözlerimle ve yaptığım kârlı önerilerle verdiğim ödünlerden, kimsenin benden istemediği ödünlerden kendim bile ürkmüştüm her şeyi eninde sonunda bir düzene sokacağımı hâlâ umut eder gibi konuşmaktan geri kalmıyordum. Satıcının şöyle ki gözüme çarpmıştı şapkasını nihayet kendi haline bırakıp, kollarını göğsü üzerinde kavuşturması da bir bakıma beni memnun etmişti; biraz da onu hedef alan sözlerim, planlarına ağır bir darbe indirmişe benziyordu; ikinci derecede önemli bir kimse gibi görüp o ana kadar kendisiyle ilgilenmediğim oğul, yatakta birden yarı doğrulup yumruğuyla gözdağı vererek beni susturmasaydı, bunun keyfiyle belki daha uzun zaman konuşmamı sürdürecektim. Oğul, anlaşılan bir şey daha söylemek, bir şey göstermek istemiş, ama gücü yetmemişti. Ben ilkin bunu bir sayıklamaya verdim, ama hemen ardından gözlerim kendiliğinden  K.'ye yöneldi, o vakit durumu daha iyi kavrama olanağı buldum.

K., sanki kısa bir an sonra görevini yapamayacak açık, camsı ve pörtlemiş, sadece birkaç dakika daha çalışıp işlevini verecekmiş gibi duran gözlerle orada oturuyor, sanki biri ensesinden tutuyormuş ya da ensesine vuruyormuş gibi öne doğru kaykılmış zangırdıyordu; alt dudağı, hatta apaçık gözüken diş etleri ile alt çenesi tümüyle sarkmış, bütün yüzü adeta dağılıp dökülmüştü. Güçlükle de olsa nefes alıyordu henüz, ama derken rahatlamış biri gibi geriye, koltuğun arkalığına yıkıldı, gözlerini yumdu; büyük bir çaba belirtisi bir an yüzünde dolaştı, sonra tamam. Hemen fırladım; cansız sarkan soğuk elini içim ürpererek yakaladım, nabız falan kalmamıştı. Eh, demek bitmişti işi. Elbet, yaşlı bir adam! Hepimizin ölümü böyle kolay olsun. Gel gelelim, ne de çok şey vardı şimdi yapılacak! Hiç vakit geçirmeden yapılması gereken şey neydi? Yardım için çevreme bakındım; oğul yorganı başına çekmişti, hıçkırıp duruyordu. Satıcı ise bir kurbağa gibi soğuk, K.’nin iki adım karşısında adeta sandalyesine çivilenmiş oturuyordu; görünüşe bakılırsa, olup bitecekleri beklemekten başka bir girişimde bulunmamak düşüncesindeydi; yani ben, bir ben kalıyordum bir şeyler yapacak ve hemen de yapılacakların en zorunu yapmam, kadına katlanabileceği gibi, yani dünyada var olmayan bir biçimde ölüm haberini iletmem gerekiyordu. Kadının bitişik odadan, yerde sürüklenerek yaklaşan hamarat adımlarını işitmeye başlamıştım bile.

Derken hala sokak kıyafetiyleydi, üstünü değiştirmeye zaman bulamamıştı, sobada güzel bir şekilde ısıttığı bir gecelikle çıkageldi, geceliği kocasına giydirecekti. Bizi öyle pek sessiz bulunca "Uyudu ha!" dedi, gülümseyip başını salladı. Ayrıca demin benim tiksinip çekinerek tuttuğum eli olup bitenlerden habersiz bir kimsenin sonsuz rahatlığıyla avcuna aldı, ufak bir karıkoca oyunu oynar gibi öptü eli, bunun üzerine biz odadaki diğer üç kişi nasıl da bakakalmıştık. kımıldadı, sesli sesli esnedi, karısının elinden geceliği giydi, epeyce bir uzun gezintiyle kendini çok yorduğu için karısının sevecen sitemlerini kızgın, alaylı bir yüzle, ses çıkarmadan dinledi. Uyuyakalışını bize başka türlü açıklamak için, ne tuhafsa can sıkıntısı gibi bir şeyden söz etti. Sonra, başka bir odaya geçerken belki üşütebilirim diye şimdilik oğlunun yatağına girdi; hemen kadının getirip oğlun ayakları dibine koyduğu iki yastık üzerine yerleştirildi başı. Daha önce olup bitenlerden sonra, ben bunda artık bir gariplik görmemiştim. Derken K., akşam gazetesini istedi ve odadaki konuklarını hiç umursamaksızın gazeteyi gözlerinin önüne tuttu; ancak henüz okumaya başlamadan, orasına burasına bakıyor, arada bize önerilerimiz konusunda şaşılası bir ticari zekâ eseri sayılabilecek hayli tatsız şeyler söylüyordu. Bir yandan da boştaki elini boyuna hayır der gibi oynatıyor ve dilini şapırdatarak ağzında bizim davranışımızın yol açtığı kötü tadı adeta üstü kapalı dile getiriyordu. Derken, satıcı bazı yersiz sözler çıkardı ağzından; sanırım, öyle ince düşünceli biri değilse de, olup bitenlerden sonra bir dengenin sağlanması gereğini hissetmişti, ama kuşkusuz davranışı hepsinden az sağlayabilirdi bu dengeyi. Dolayısıyla, birden veda edip ayrıldım; neredeyse minnettardım satıcıya, o olmasa, hemen çekip gitme konusundaki kararlılığımı kendimde bulamazdım.

Antrede K. Hanımefendiyle karşılaştım. Acınacak durumunu görünce, o anda aklıma geldi, bana biraz annemi anımsattığım söyledim. Kadın sesini çıkarmayınca ekledim: "Kim ne derse desin, mucizeler yaratabilen bir kadındı. Bizim kırıp döktüklerimizi, o toplar yerine koyardı. Daha çocukken kendisini kaybettim." Bilinçli olarak, oldukça yavaş ve tane tane konuşmuştum; çünkü sanıyordum ki, yaşlı kadıncağız ağır işitiyordu. Ama demek ki sağırmış, çünkü bu girişimimi gereksiz bularak sordu: "Kocamın durumu nedir?" Veda sırasındaki üç beş sözünden çıkardığıma göre, beni satıcıyla karıştırmıştı, yoksa bana daha bir yakınlık göstereceğinden hiç kuşkum yoktu.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült