Sıfır Büyümenin Ekonomik Sonuçları

Lester C. Thurow


Ekonomik büyümeyi isteyerek sınırlamanın ekonomik sonuçları nelerdir? SEB’ye ilgi yenilemeyen kaynakların tükenmesini önleme ve kirliliği azaltma isteğinden kaynaklandığı için, SEB (Sıfır Ekonomik Büyüme) ekonomisi teknik ilerlemenin sürdüğü bir ekonomidir. Doğal kaynakların çıkarılması ve kullanılmasıyla ilgili etkinlikte kazanımlar elde edilebilir. Kirliliği azaltmak için yeni süreçler tasarımlanır. Sanayiler gelişir ve geriler ama sabit bir toplam içinde. Tümüyle durağan bir ekonominin sorunları öylesine çok ve açık seçiktir ki, bunları çözümlemek pek gerekmez.

Neyse ki ya da ne yazık ki, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan ekonomi tarihi ekonomik büyümenin sıfır ya da negatif olduğu dönemlerle doludur: 1949, 1954,1957-58, 1960-61, 1969-70 ve 1974-75. 1979’da bu satırları yazarken de bu tür bir dönem etkisini duyuruyor gibi. Tarih bize yinelenen sıfır ya da negatif büyüme deneyimleri sağladığından, bu gerileme dönemlerini çözümleyip ne olduğunu görmemiz yeterlidir. Verimlilik artışı yılda yüzde 2 olduğuna göre, sabit bir çıktı düzeyi sağlamak için her yıl yüzde 2 oranında daha az işçiye ihtiyaç vardır. Buna ek olarak işgücümüz, nüfus artışı ve kadın işçilerin oranının artması nedeniyle her yıl yüzde 1 oranı dolayında artmaktadır. Bu iki etken birleştiğinde, sıfır ekonomik büyüme işsizlik oranının yılda yüzde 3 oranında artmasına yol açar. Bir süre sonra işsizlik öylesine yüksek olacaktır ki işçiler iş aramayı bırakacaklar ve katılım oranları ölçülebilen işsizlik yerine gizli işsizliğe yol açarak düşecektir. Ancak varolan kurumsal düzenleme altında SEB'nin işsizliği hızla artırdığı olgusundan yan çizmenin yolu yoktur.

Enflasyon konulu bölümde gördüğümüz gibi, bu işsizlik yükü eşitsiz bir biçimde paylaşılacaktır. Bu paylaşma, işverenler normal iş devri sürecinde en çok tercih ettikleri işçilerine yöneldikçe daha da eşitsiz olacaktır. SEB toplumunun yükünü azınlıklar, gençler, yaşlılar ve kadınlar taşıyacaktır.

SEB'nin uygulatılması durumunda gelir dağılımına ne olacağını görmek amacıyla, bir gerileme döneminde gelir dağılımının nasıl olduğunu çözümlemek de mümkündür. Örneğin, nüfusun ilk yüzde 25'lik dilimiyle yüzde 75'lik dilimi arasındaki gelir farkı, ekonomik büyüme olmadığında, beyazlar için yılda 5.2 oranında, karaderililer için yılda 2.3 oranında artacaktır. Daha ağır bir işsizlik durumunda karaderili aile geliri, beyazlarınkine göre, yılda 6.5 oranında düşecektir. Bu sonuçları doğuran örnekler kısa gerileme dönemlerinden çıkarıldığından, bundan yüz yıl sonra hayatın nasıl olacağını görmek için bu oranları yüzle çarpmak hatalı olur, ama bu örnekler SEB'in varolması durumunda başlangıçta ortaya çıkacak olan yüklerin yönlerini ve boyutlarını gerçekten gösterir. Hiç kuşkusuz, bir SEB toplumu bizimkinden daha eşitsiz bir toplum olacaktır.

Gruplar arasında eşitlik sağlamayı başarmak daha da zorlaşacaktır. Bir SEB dünyasında daha çok erkeği işsiz bırakmadan daha çok kadını işe almanın yolu yoktur. Hangi erkekler işten atılacaktır? İşe alma ve işten çıkarmadaki kıdem ölçüleriyle, birçok durumda yaşlı işçiler korunacak, buna karşılık işten çıkarılanların yeniden iş bulmaları imkansız olacaktır. Gençler ekonominin genişleyen iş olanakları üretmediğini görecekler ve yaşlıların emekli olmasını ya da ölmesini beklemek durumda kalacaklardır.

Eğer gelir işten sağlanan tek yarar olsaydı ve kazançlar yalnızca bireylerin çalışmanın rahatsızlığına katlanmaları için gerekli bir rüşvet sayılsaydı, sıfır ekonomik büyümenin yarattığı sorunlar kolayca çözümlenebilirdi. Transfer ödemelerinin yapılabileceği bir tür sistem kurulur, bunun aracılığıyla işsiz kalanların gelirleri sürdürülebilir, çalışanlarsa daha az çalışmaya ve işi daha çok paylaşmaya özendirilebilirdi.

Ne var ki, iş yalnızca parasal gelir kaynağı değildir, işlerin sağladığı ve parayla pek az ilgisi olan, arkadaşlar, statü, başarma duygusu, ün ve güç gibi, koca bir grup tüketim yararları vardır. Ekonomimizdeki birçok iş, gelir yaratmasa bile uğrunda savaşmaya değer. Bu işler kimlere ayrılmalıdır? Bu soru her toplumda vardır, ama sıfır ekonomik büyüme toplumunda daha yoğundur. Toplum ekonomik büyüme aracılığıyla statü, ün, servet ve güce götüren yeni ekonomik yollar yaratamaz. Birinin bu hedeflerden birine ulaşması için bir başkasının yerinden edilmesi gereklidir. Bir toplumun temel sıfıra sıfır öğesiyle çalışmasını zor bulduğumuzdan, salt sıfıra sıfır oyunu olan bir toplumu işler kılacağımıza inanmak da zordur.

Bazıları sıfır büyüme toplumunu daha mutlu, daha az rekabetçi toplum olarak görürlerken, bu hiç de önceden belirlenen bir sonuç değildir. İlerleme için daha az olanak varsa, ekonomi daha az rekabetçi hale gelebilir. Ancak bunun tersi daha büyük bir olasılıktır. En azından enerjimizin bir bölümünü daha önceden ekonomik pastanın büyümesine kullandığımızdan, şimdi tüm enerjimizi artık büyümeyen pastanın bölüşülmesine adayabiliriz. Yaşamın diğer sıfıra sıfır alanlarından biliriz ki, bunlar büyük ölçüde hatta en rekabetçi etkinlikler olabilir. Spor oyunları ve kumar sıfıra sıfır etkinliklerdir, yine de yoğun bir boğaz boğaza rekabet sözkonusudur bunlarda. «Ye onu! Ye onu!» bildiğimiz bir spor tezahüratıdır.

Sıfır büyümeli huzur dolu bir toplum ancak isteklerimizi doyurabilirsek kurulabilir. Dünyanın geri kalanında belirgin ölçüde daha yüksek yaşam standartları olmasına karşın, doyum bulmuş istekleri koruyabilen bir kültür düşlemek mantıksal olarak mümkündür, ama şimdilik böyle bir kültür yoktur. Gerçek yaşam standardının yükselmesi talebi evrenseldir. Bunun tek istisnası, ekonomik totem direğinin tepesindeki kişilerdir.

Ekonomik büyümemizi sınırlamamız gerektiğini ima eden, yanılgılı bir «mümkünsüzlük» savı ileri sürülür sık sık. Bu genellikle bir soruyla başlar. Eğer dünya yüzündeki herkes şimdi Amerikalıların keyfini sürdükleri tüketim standartlarına sahip olsa, şu ya da bu yenilenemeyen kaynaklardan kaç ton gerekli olurdu? Yanıtın aklınızı çıkmaza sokacak biçimde öylesine büyük bir sayı olması planlanmıştır ki, Amerikan tüketiminin sınırlandırılması için bir şeyler yapılması gerektiğine ve diğer ulusların bu yaşam standartlarına asla ulaşamayacaklarına sizi inandıracaktır.

Bu sorunun gözardı ettiği olgu şudur: Dünyanın geri kalan ülkeleri ABD verimlilik standardına ulaşana kadar ABD yaşam standardına sahip olamazlar. Böyle olsaydı tüketim büyük ölçüde artarken, aynı durum üretim için de sözkonusu olacaktı. Dünya ne üretirse onu tüketebilir ancak. Dünyanın geri kalan ülkeleri bizim yaşam standardımıza ulaştıklarında, bunun için gerekli ek kaynakları üretiyor olacaklar. Böyle olunca da değişik ürünlerin birbirleriyle ilişkili fiyatları değişecektir elbette. Dünyanın geri kalanı daha hızlı büyüyecek olursa, Birleşik Devletler de hiç kuşkusuz petrol ekonomisinden daha çabuk uzaklaşmak ve malzemelerin yeniden devreye sokuluşunu artırmak zorunda kalacaktır; ancak dünyanın geri kalanındaki ekonomik ilerleme bizim tüketimimizi kısmamıza bağlı değildir.

Ekonomik yapımızda, bugünkü SEB ekonomisinin ortaya çıkaracağı eşitsizlikleri önleyecek değişiklikleri düşlemek mümkün, gerçekleştirmek zordur. İşlerden çok daha fazla işçi olduğunda, işlerin ihtiyaca göre dağıtım yöntemi temel sorundur. Buradaki sorunlar diğer herhangi bir dağıtım sistemindekilerle tıpatıp aynıdır. Adil bir iş dağıtımı nasıl olmalıdır ve bu dağıtımı sağlayacak olan kurallar nasıl uygulatılabilir? Amerikan işgücünün belirgin özelliği, çalışılan iş saatleri sayısının işgücünün değişik üyeleri arasında çok büyük farklılık göstermesidir. Bunların hemen hemen yüzde 6'sı haftada on beş saatten az çalışır. Öteki uçtaysa yüzde 7'den biraz fazla bölümü haftada altmış saatin üzerinde çalışır. Eğer herkesin çalışabileceği iş saatlerinin toplam sayısı sınırlanırsa, bu sınır haftada kırk saatin altına inmedikçe, işgücünün yalnızca küçük bir dilimi gelirlerinde düşme olduğunu görecektir. Bu da SEB'in tüm kazanç yükünü en çok çalışmakta olanların sırtına bindirecektir. İş zamanına mutlak sınır konması, ailenin ikinci sıradaki çalışanlarının sayısında hızlı bir artmayı da teşvik edecektir, çünkü başlangıçta saptanan en çok iş saatlerinin daha da azaltılması gereği ortaya çıkacaktır sonuç olarak.

Bir başka seçenek herkesin çalışma saatlerini orantısal olarak azaltmaktır. Bunun varolan kazanç dağılımını korumak gibi kuşkulu bir avantajı vardır, ama kısa zaman süreleri dışında, orantısal kısıntıların yönetilmesi olanaksızdır. Çok hızlı bir işgücü devri olduğunda, işçiler aslında istedikleri iş saatleri sayısını elde etmek için aradıkları iş saatleri sayısını hemen abartmaya başlayacaklardır. fiili çalışma örüntüleri tarihi hızla ortadan kalkacaktır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, orantısal kısıntılar uzun zaman dönemlerinde işlerliği olmayan bir seçenektir.

Dolayısıyla iş saatleri üzerinde mutlak bir tam kapsamlı sınırlama tek uzun dönemli seçenek gibi görünmektedir. Yarım gün çalışanların artışının özendirilmesini engellemek için, haftalık ya da yıllık süreler yerine, ömür boyu iş gözönüne alınarak sınır konması gerekecektir. Bu da ailelerin, ücretli işgücündeki işçi sayılarını yükselterek dağıtım sistemini otlatmalarını önleyecektir. Gençler aile gelirine katkıda bulunmak için çalışmayacaklardır, çünkü böyle yapmaları yetişkinlikteki kazanç kapasitelerini azaltacaktır.

İş saatlerine mutlak sınırlama getirmenin ekonomik maliyeti, zamanı feda etmeye gönüllü oluş karşısında yeteneğin göreli öneminin nasıl değerlendirildiğine bağlıdır. Yalnızca saatler hakkında konuştuğumuz sürece, birisinin zamanı ötekininkiyle ikame edildiğinde (ek eğitim maliyetinden başka) ekonomik bir kayıp yoktur. Buna karşılık kıt olan yeteneğin işe karıştığı ölçüde, toplum kendini benzersiz bir kaynağın tüketiminden bilerek yoksun bırakmaktadır. Özel yetenek ne kadar büyük olursa, maliyet de o denli büyük olur.

Uygulamada sorun, fiili saatlere karşı ücretli saatler alanında ortaya çıkacaktır. Hem işveren, hem de işçiler açısından zamanın büyük bölümünü ücretsiz «işe hazırlanmaya» adamak, sonra da fiili ücretli birkaç saat için çok yüksek oranda ödeme yapmak için güçlü bir özendirici olacaktır. Bu, işçilerin çalışma saatleri kısıntılarından kaçınmalarına izin verecek, işverenlerin de daha çok işçi almanın eğitim masraflarından kaçınmalarını mümkün kılacaktır. Sonuç olarak, uygulamada ciddi sorunlar olacağına kuşku yoktur. Kısıtlı iş dağıtımı uygulanabilir, ama hiç kuşkusuz nihai sonuç ekonomik kontrollerde önemli ölçüde bir artış olacaktır. Birçok birey yapmak istemediklerini yapmaya zorlanacaklardır.

SEB ciddiye alınırsa, fazla bir anlam taşımaz. «Küçük güzeldir» kulağa hoş geliyor, ama insan doğasıyla uyuşmadığı için böyle bir şey olamaz. İnsanoğlu istekleri doyurulamayan açgözlü bir hayvandır. Bu bir reklam ve koşullandırma konusu değil, varoluşun temel bir olgusudur. İnsanları «küçük güzeldir»in deli gömleğine sokmaya çalışmak çok büyük maliyetler yükler; bunların getirdiği de kirlilik ve kaynakların tükenmesi açısından mütevazi yararlar olacaktır yalnızca. Başka teknikler bu sonuçları çok daha düşük maliyetlerle sağlayabilir. Dağılım sorunlarını varolan bağlamda çözemeyen bir toplum, bunları çok daha zor bir bağlamda çözmek zorunda kalacaktır. Gelirdeki her artış, her terfi ve her ilerleme bir başkasının sahip olduğu bir şeyden vazgeçmesi gerektirecektir.

Dağılıma ilişkin Çelişkiler

Çevre korumacılığı ortalama gerçek yaşam standardının yükselmesine kolaylıkla yol açabilir, ama bu herkes için olmayacaktır. Temiz bir çevreye az değer verenlerin ve maliyetleri paylaşması gerekenlerin gerçek yaşam standardı düşecektir. Eğer yüksek kaliteli çevre SEB’le satın alınırsa, çok keskin gelir azalışları işsizliğin en büyük yüklerini taşıyanların paylarına düşecektir. Eğer yüksek kaliteli çevre atık ücretleri karşılığında elde ediliyorsa, gelir azalışları kirlilik yaratan mal ve hizmetleri büyük çapta tüketiyor olanlara yönelecektir. Vergi toplama yoluyla kaliteli bir çevreye sahip oluyorsak, bu kez de gelir kısıntıları en çok vergi ödeyenlere uygulanacaktır. Bu üç seçenekten hiçbiri, ödeme yapan kişinin temiz bir çevreye en çok değer veren kişi olmasını öngörmemektedir.

Eğer maliyetler temiz bir çevreye büyük değer veren kişilere yüklenebilirse, büyük gelir kayıplarının böyle dağılımı sözkonusu olmaz, ama bu da hem ekonomik, hem de politik açıdan zordur. Tam olarak kimlerin temiz bir çevreye nasıl bir değer verdikleri ve gerekli parasal kaynağın bunlardan nasıl alınacağı sorusu vardır. Bu soruya yaklaşık bir ekonomik yanıt vermek bile zordur, ama bu, politik sorunla karşılaştırıldığında devede kulak kalır.

Çevre korumacıları, temiz bir çevreye, kendi gerçek yaşam standartlarını yükselteceği için ödeme yapmaları gerektiğini söylememektedirler. Onlara göre, kirliliği yaratan başkalarıdır ve temizleme faturasını bu başkaları ödemelidir. Ancak «bu başkaları» çevrenin temizlenmesi maliyetinin gerçek değerinden yüksek olduğunu düşünmektedirler. Yine de faturayı kimin ödeyeceği üzerinde görüş birliğine varmadıkça, çevreyi temizlemek için gerekli parasal kaynağı sağlayamayız.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült  
Felsefe